29 Aralık 2025 Pazartesi

Dijital Çağda Asım'ın Nesli Olmak


"...Asım'ın Nesli diyordum ya, nesilmiş gerçek..."

                                    Mehmet Akif Ersoy

Her seminerimde gençlerin gözlerinin içine bakarak sorarım:
"Ben buralarda durmam, yurtdışına gitmek, orada çalışmak ve yaşamak istiyorum diyen kimler var?"

Sonra da istisnasız tüm salonlarda hemen hemen aynı tabloyu görürüm.
Neredeyse tüm eller aynı anda havaya kalkar.
İçimde bir sızı oluşur her defasında, hiç abartmıyorum.
Sanıyorlar ki kurtuluş sadece gitmekte.
Sanıyorlar ki başarı, başka bir gökyüzünün altında parlamak.


Akif, Safahat'ında Asım’ı anlatırken bize bir üstün insan tarifi yapmadı.
Bazılarının sandığı gibi onu sadece geçmişe, tarihe, geleneğe veya dine bağlı olarak da betimlemedi.

Tek derdi, bir insanın hem çok zeki olup hem de "insan" olarak kalabilmesiydi.
Onun vizyonunda Asım, çift kanatlı bir genç demekti.
Bir kanadında "Marifet" yani çağın bilgisi, fenni, teknolojisi ve bilimi olacak,
diğerinde ise "Fazilet" yani ahlak, vicdan, vatan sevgisi ve insanlık onuru taşıyacaktı.

Onun hayalindeki Asım kaçan, yerini yurdunu bırakıp gitmeye can atan biri değildi.
Bilgiyi kuşanan, ahlakı kuşanan ve günün sonunda kendi yurduna, kendi insanına borcunu ödemek için geri dönen iradeydi.
Bugünün dünyasında herkes bir yerlere gelmeye, bir şeyler almaya çalışırken, Asım bir şeyler katmaya gelen genç olacaktı.

En önemli özelliği ise ellerinde dünyanın en büyük teknolojilerini tutarken, kalbinde bu toprağın merhametini taşıması.
Tablet, bilgisayar kullanan o hızlı ve çevik parmakların, haksızlık karşısında bir anda yumruk olabilmesi.

Asım olmak, "Benim bir hayalim var" demekle yetinmeyip, "Benim bir sorumluluğum var" diyebilmek demek.
Sadece başarılı bir mühendis, iyi bir doktor ya da usta bir esnaf olmak değil; her ne yapıyorsa, onu sanki namusuymuş gibi tertemiz yapmak.
Kimsenin görmediği yerlerde de dürüst kalabilmek, rüzgar nereden eserse essin karşısında eğilmemek.


21. yüzyılda robotların, yapay zekaların ve insansız teknolojilerin dünyasında Asım'ın Nesli olmak en anlamlı yetkinliklerin başında gelecek.

Bugün ellerini kaldıran gençlerimizin çoğu kaçmak için gitmek istiyor.
Ama zaten Akif de tam yüz yıl önce Asım’ı karşısına aldığında ona "Gitme!" demedi.
Tam tersine "Hadi git!" dedi.
"Git ve Batı’nın ilmini, fennini, tekniğini heybene doldur." diyerek nasihat etti.

Akif’in Asım’ı geri dönmek için gidiyordu.
Batı’nın ışığını alıp, kendi evinin karanlığını aydınlatmak için gitmek istediler ve gittiler.
Sadece kendi kariyerlerini değil, kendi memleketlerinin talihini de değiştirmek için gittikleri gibi de geri döndüler.


Bugün kariyer yolculuğuna çıkan gençlere "Yazılım öğrenin, dil öğrenin, dünyayı tanıyın, sosyalleşin." diyoruz.
Yani "Marifet" kanatlarını güçlendirmelerini istiyoruz.
Bilgisiz, teknolojisiz, donanımsız bir gençlik, sadece hamasetle geleceği inşa edemez.

Ama tek kanatla uçulmayacağı için sadece "Marifet" de yetmeyecek.
Atomu parçalamak bir marifet ama o atomla bomba yapıp masumları öldürmemek yerine enerji üretip şehirleri aydınlatmak bir fazilet.
Yapay zeka ile insanları manipüle edecek algoritmalar yazmak bir teknik ama o zekayı kanseri yenmek için kullanmak bir vicdan.

İşte "Asım'ın Nesli", bu dengeyi kuracak nesil olacak.
En ileri teknolojileri kullanırken, kalplerinde en derin merhameti taşıyacaklar.
Bir elleriyle klavyede geleceğin kodlarını yazarken, diğer elleriyle de düşeni kaldıracaklar.

Dünya değişiyor, meslekler değişiyor, araçlar değişiyor.
Dün kalemle yazıyorduk, bugün tabletle yazıyoruz, yarın zihin gücüyle yazacağız.
Ama değişmeyen ve değişmemesi gereken tek şey, hep "insanlık" kalacak.


Sevgili genç arkadaşım; senden beklenen geçmişte yaşamak değil, geçmişten aldığın o sağlam ahlak mayasını, geleceğin teknolojisiyle yoğurman.
Asım bugün yaşasaydı muhtemelen en iyi kodlamayı o yapardı, en ileri girişimleri o kurardı ama asla haksızlık yapmaz, asla kibirlenmez ve asla insanlığını unutmazdı.

Dünya vatandaşı olmak harikadır.
Başka dillerde hayal kurmak, başka laboratuvarlarda ter dökmek büyük bir olay.
Ama gittiğiniz yerlere kimsesiz gibi kalmak yerine, arkanızda koca bir medeniyetin sorumluluğuyla gidin.
Mesele nerede olduğunuz değil, kim olduğunuz.

Köklerin ne kadar derindeyse, dalların o kadar göğe yükselir.
Değerlerine sahip çık ki, gelecekte savrulmadan yükselebilesin.

9 Aralık 2025 Salı

Veda Bile Etmeden Gidenlerin Ardından


İşyerimizin 3 blok yan tarafında bir dönerci dükkanı var(dı).
Sabahları usta, dönerleri hazır ederken camın önünde bekleyen kediyi de ihmal etmezdi.
Sevimli kedi o kaldırımda karnını düzenli olarak doyurur, orayı evi olarak bilir, orada kendini rahat ve güvende hissederdi.
Ta ki kentsel dönüşüm nedeniyle bina boşaltılana ve dükkan başka yere taşınana kadar böyle devam etti.

İstanbul’un o meşhur gri sabahlarından biri daha.
Hava nemli, rüzgar insanın içine işliyor.
Ama o üşümüyor.
Ya da üşüdüğünü hissetmeyecek kadar yoğun bir bekleyiş ısıtıyor içini.

Hafızası ona diyor ki:
"Bekle. Burası güvenli. Burası bereketli. O kapı açılacak, o bıçak sesleri duyulacak ve önüne sıcak bir parça et düşecek."

Pati uçlarını gövdesinin altına, o küçücük sıcaklığı korumak için saklamış.
Gözleri kapıda.
Hani şu her sabah açılan, açılınca dışarıya güvenin, tokluğun ve şefkatin kokusunu yayan o kapıda.
Kulakları tetikte.
İçeriden gelecek o tanıdık tıkırtıyı arıyor.
Bıçağın tahtaya vuruşunu, döner ocağının harlanan sesini, hepsinden öte o gür sesiyle "Gel pisi pisi" diyen ustanın çağrısını.
O ses, onun dünyasındaki tek müzik.
O ses, yalnız olmadığının sesi.

Ama bugün itibariyle tam 1 haftadır ses seda yok.
Koku yok, sıcaklık yok.
Sadece camda asılı duran, rengi kan kırmızısı bir kağıt parçası var.
Rüzgar estikçe cama çarpıp soğuk, ruhsuz bir ses çıkarıyor.
Üzerinde "TAŞINDIK" yazıyor.
İnsanlar için sadece küçük bir detay, basit bir adres değişikliği.
Ama "okuma yazması olmayan" o küçük can için bu kelimenin anlamı çok daha ağır.

Belki de kendini suçluyor.
Belki "Dün fazla mı miyavladım?" diyordur.
"Acaba ayağına dolandım diye mi küstü bana?" diye düşünüyordur kim bilir.
Nereden bilsin kentsel dönüşümü, nereden bilsin betonların, rantların, tapuların dünyasını?
O sadece sevdiği ve güvendiği insanların bir veda bile etmeden, yeni yerlerini göstermeden, bir başını bile okşamadan buhar olup uçmasını anlayamıyor.

Dramın en korkunç yanı açlık değil ama.
Dramın asıl adı, "görmek ama okuyamamak".
Kurtuluşu, rızkı, geleceği sadece 350 metre ötede.
Dönerci dükkanı yok olmadı ki, sadece yer değiştirdi.
Ateş hala yanıyor, et hala dönüyor.
Ama o, değişimi okuyacak, tabeladaki harfleri bir yol haritasına dönüştürecek yetkinliğe sahip olmadığı için kendi sonunu o kapı eşiğinde hazırlıyor.
Kedi değişimi okuyamadığı için bekliyor.
Aynı günümüzde değişen dünyayı ve düzeni göremeyen, görmek istemeyenlerin kendilerini heba etmeleri gibi.
O kırmızı afişin üzerinde kurtuluşunun reçetesi yazıyor halbuki.

Aradaki mesafe sadece 350 metre.
Koşsa 2 dakikada orada.
Koklasa bulacak ama gidemiyor.
Ama okuma yazması olmayan, dünyayı sadece ezberlediği alışkanlıklarla yorumlayan o kedi için 350 metre aşılması imkansız bir okyanus kadar uzak.

O kapı eşiği onun eviydi.
İnsanlar evlerini kamyonlara yükleyip götürebilir ama kediler götüremez.
Kediler, anılarına ve mekanlarına gömülürler.

Saatler ilerliyor, günler geçiyor, hala gelen giden yok.
Kalabalıklar yanından akıp geçiyor.
Onu her görmemde dünyada tonla üzülecek şey dururken yine de yüreğim acıyor.
Çektiğim fotoğrafı gösterdiğim herkes gülüp geçiyor, kimse anlam yüklemek veya derine inmek istemiyor.
Kimse o gözlerdeki "Beni neden bıraktınız?" bakışını görmüyor.

Ama o hala bekliyor.
Çünkü gerçek sevgi, bazen gelmeyecek birini, boş bir dükkanın soğuk mermerinde beklemek demek.
Çünkü umut, hangi canlı olursa olsun, en son sönen ışık demek.

Biz insanlar okumayı söktük, şehirleri dönüştürdük, dev binalar diktik.
Ama bir kedinin sadakatini, bir canlının "beni unutmayın" diyen sessizliğini okuyacak alfabeyi çoktan unuttuk.

O ise orada beklemeye devam edecek.
Açlığı, umudunu yeneceği ana kadar.
Veya biz, o kırmızı tabelalara bakmaktan vazgeçip, yanımızdaki o sessiz bakışları görmeyi öğrenene kadar...

5 Aralık 2025 Cuma

Çocuklarla Aradaki Dijital Uçurumu Kapatmak


Bir veli seminerinin sonunda soru-cevap kısmında bir baba söz istedi.
Yüzünde daha önce birçok ebeveynde gördüğüm yine o çaresiz ifade vardı:

"Hocam, tableti yasaklamayın diyorsunuz ama ben oğlumla iletişim kuramıyorum.
Sürekli o saçma sapan videolardan izliyor ya da oyun oynuyor.
Ona hayatın gerçeklerini anlatmaya çalışıyorum yine de beni dinlemiyor."


Ona şöyle dedim:

"Peki siz hiç onun dünyasına misafir olmayı denediniz mi?
Ona hayatı anlatmak yerine, bir kez olsun "Bana şu oynadığın oyunu öğretsene, nasıl yapıyorsun?" diye sordunuz mu?"


Babanın yüzünde anında şaşkın bir ifade belirdi.
Çünkü bir babanın oğluna "Bana öğret" demesi, otoritesini sarsmak gibi geliyordu ona.

Ama ben baba olduğum günden itibaren hep bunun tersine inandım.
Hadi şimdi de bunu açık açık konuşalım.


Hiç kendinizi çocuğunuzun karşısında çaresiz bir öğrenci gibi hissettiğiniz oldu mu?
Benim çok defa oldu.
İkizlerimin ellerindeki tabletleri bir piyanistin tuşlara dokunuşu gibi inanılmaz bir hızla kullandıklarını seyrederken içimden gayri ihtiyari şu cümle geçti:
"Böyle kullanmayı ne zaman kimden öğrendiler ve nasıl bu kadar hızlı olabiliyorlar?"

Bizler, yani 20. yüzyılın çocukları, dünyaya bir kullanma kılavuzuyla geldik.
Bir cihaz aldığımızda önce onun kılavuzunu okurduk.
Bir oyun oynayacağımızda önce kurallarını ezberlerdik.
Çünkü hayatı sırasıyla yaşamaya programlanmıştık, önce öğrenip sonra yapardık.

Ama çocuklarımız bizden çok farklılar, onlar kılavuzsuzlar.
Yeni bir oyun mu çıktı?
Hemen indiriyor ve oynamaya başlıyorlar.
Hata mı yaptılar?
"Game Over" yazısını görüp gülüyorlar ve saniyesinde yeniden başlıyorlar.
Bizim hata yapma korkusuyla adım atamadığımız dijital ormanlarda, onlar Tarzan gibi daldan dala atlıyorlar.

İşte tam bu noktada, yüzyıllardır süregelen o büyük ebeveynlik yasası çatırdıyor.
"Ben büyüğüm, en doğrusunu ben bilirim. Sen küçüksün, sen beni dinle."
Üzgünüm ama o devir kapandı.
Artık "Tersine Mentorluk" çağı başladı.


Bu kavram aslında yeni icat edilmiş bir şey değil.
1999 yılında dünyanın en büyük şirketlerinden General Electric’in efsanevi CEO’su Jack Welch bir şeyi fark etti.
İnternet dünyayı değiştiriyordu ama şirketin en tepesindeki tecrübeli yöneticiler bu değişimi bir türlü anlamıyordu.
Welch tarihe geçen bir karar verdi.
Şirketteki 500 üst düzey yöneticiyi, teknolojiye hakim genç çalışanlarla eşleştirdi.
Ama bir farkla.
Gençler mentor, yaşlı kurtlar öğrenci olacaktı.
Sonuç olarak şirket dijital çağa rakiplerinden çok daha hızlı ayak uydurdu.

Koskoca CEO’ların "Ben gencimden öğreneceğim" diyerek gocunmadığı bir dünyada, biz anne-babalar olarak çocuğumuzdan öğrenmekten neden çekinelim?

Bizler bu dijital dünyanın göçmenleriyiz.
Sonradan geldik, dili aksanlı konuşuyoruz ve kuralları hala daha anlamaya çalışıyoruz.
Onlar ise bu dünyanın yerlileri, dijital çağın tam ortasına düştüler.
Bu zamanın gerçek sahibi onlar.

Üstelik bu sadece bizim teknoloji öğrenmemiz için değil, çocuğun gelişimi için de hayati bir fırsat.
Eğitim bilimlerinde "Protege Effect" (Çırak Etkisi) denilen harika bir kavram var.
Romalı filozof Seneca'nın dediği gibi: "Öğretirken öğreniriz."
Çocuğunuz size bir şeyi öğrettiğinde beynindeki bilgiler daha kalıcı hale gelir.
Ama daha da önemlisi, "Öz Yeterlik" (Self-Efficacy) duygusu tavan yapar.
"Annem/Babam bile bunu yapamadı ama ben ona öğretebildim. Demek ki ben işe yarayan, bilgili biriyim!" hissi, ona vereceğiniz yüzlerce aferinden daha değerlidir.


Eve gidip çocuğunuza "Bana ChatGPT'yi nasıl kullandığını gösterir misin?" ya da Minecraft ta nasıl ev yapılıyor? diye sorduğunuz an aranızdaki duvarlar yıkılır.
O an çocuğunuzun gözündeki parıltıyı anında görürsünüz.
Omuzları dikleşir, çünkü o an evdeki komut verilen ve izin alan çocuk olmaktan çıkıp bilen, öğreten, uzman kişi konumuna geçer.
Size bir şeyler öğretirken aslında size duyduğu saygı azalmaz, tam tersine sizin onun dünyasına duyduğunuz saygıyı gördüğü için size daha çok bağlanır.

Ayrıca sadece teknolojiyi değil, onların dilini de öğrenmeliyiz.
Belki duyuyorsunuzdur, "Bu çok cringe", "Beni ghostladı", "NPC gibi davranma" diyorlar.
Bizim için anlamsız gelen bu kelimeler onların dünyasında bir iletişim kodu.
Bu kelimeleri aşağılamak yerine "Bu ne demek, bana da anlatsana" dediğinizde, aslında "Senin dünyanı önemsiyorum" mesajı vermiş de olursunuz.

Onlardan öğreneceğimiz çok şey var.
Biz düşünürken onlar yapıyorlar.
Biz bozarız diye korkarken onlar "bozulursa düzeltiriz" diyorlar.
Biz olaylara önyargılarımızla süzüp bakarken, onlar fitre kullanmadan olduğu gibi görüyorlar.

Evinizdeki bu küçük insanlar aslında gelecekten gelen birer elçi.
Bizi korktuğumuz ve anlamadığımız o geleceğe hazırlamak için buradalar.

Bu yüzden her akşam eve gittiğimde bir süreliğine öğretmen olmayı bırakıp sırama geçiyorum.
Ve çocuklarıma hiç çekinmeden bu sihirli cümleyi kuruyorum:
"Bilmiyorum. Bana da öğretir misiniz?"

İnanın bana, bu cümle onlara verebileceğiniz tüm nasihatlerden çok daha fazla hayat dersi içeriyor.

2 Aralık 2025 Salı

Nedir Bu Çok Yönlü Olmak? (Multipotentiality)

Bir gün seminer bittikten sonra genç bir kız öğrenci yanıma geldi:

"Hocam ben drone tasarımları çizmeyi seviyorum.
Aynı zamanda da yemek videoları çekiyorum.
Ama psikolojiye de çok ilgim var, araştırıyor ve okuyorum.
Ailem bana maymun iştahlısın diyor, haklılar mı sizce?"


Sorusunu bitirdiğinde bir süre duraksadım ve düşündüm.
Karşımdaki genç, aslında hep anlatmaya çalıştığım gibi tam da geleceğin çalışan profilini tarif ediyordu.
Merakı bitmeyen, yeni alanlara dalmaktan korkmayan ve farklı ilgi alanlarını harmanlayabilen bir genç.

Ama nedense bu özelliğini sanki bir “kusur” gibi anlatıyor ve öyleymiş gibi hissediyordu.
Çünkü hem toplum hem de ailesi ona tek bir yol çiziyor:
“Bir şey seç ve oradan devam et."

“Büyüyünce ne olacaksın?” sorusu, çocukluğumuzun en masum görünen ama aslında en sinsi tuzaklarından biridir.
Çünkü sorunun yapısı bile bizden "Doktor, Mühendis, Öğretmen, Pilot" gibi tekil bir cevap bekler.
Ama ya cevap tek bir kelimeye sığmıyorsa ne olacak?
Ya çocuk benimkiler gibi hem uzayı merak ediyor, hem şiir yazmayı seviyor, hem de mutfakta yeni pasta tarifleri denemekten heyecan duyuyorsa ne yapacak?

Toplumumuz bu tür meraklı ruhlar için maalesef hemen "maymun iştahlı" etiketini yapıştırıyor.
Bir hevesle başladığı gitar kursunu üç ay sonra bırakıp tenise merak salan, tam kodlama öğrenmeye başlamışken aniden psikoloji kitaplarına gömülen o genci hemen yargılarız.
"Bir dikiş tutturamadın!" deriz, "İstikrarsızsın!" deriz ve "Böyle giderse hiçbir şey olamayacaksın!" diye de korkuturuz.

Belki de teşhisimiz baştan aşağı yanlıştır.
Belki de karşımızdaki bir başarısızlık örneği değil, son yıllarda sıkça duyduğumuz "Multipotentiality" yani "Çok Yönlü Potansiyellik" teriminin vücut bulmuş halidir.

Gelin, bakış açımızı biraz daha değiştirelim.
Tarihin en büyük dahilerinden Leonardo da Vinci bugün yaşasaydı ve bir kariyer danışmanına gitseydi, muhtemelen şöyle güzel bir azar işitecekti:

"Leo, artık bir karar vermelisin!
Ressam mısın, mühendis mi, anatomist mi, yoksa mucit mi?
Mona Lisa’yı yarım bırakıp uçan makine çizimlerine geçmek de ne demek?
Odaklanman lazım oğlum, odaklanman!"


Neyse ki Leonardo yaşadığı dönemde de maruz kaldığı bu baskılara kulak asmadı.
Tek bir alanda derinleşmek yerine merakının onu götürdüğü her çiçeğe konmayı seçti.
Anatomiyi bildiği için resimlerinde insanı kusursuz çizdi.
Mühendislik zekası olduğu için sanatında perspektifi daha önce yapılmamış bir şekilde kullandı.

Çünkü maymun iştahlı değildi, çok yönlü potansiyele sahipti.
Birden fazla alanda bilgi sahibi olan, farklı disiplinleri birbirine bağlayabilen bir meraklıydı.

Yıllarca büyüklerimiz bize "Bir işin ustası ol, yoksa hiçbir şeyin ustası olamazsın" diye nasihat ettiler.
Ama bu sözün orijinali böyle değildi ve herkes de bilmezdi.
"Her işten anlayan ama hiçbirinin ustası olmayan, çoğu zaman tek bir işin ustasından daha iyidir."

Geleceğin dünyasında, yani o çok korktuğumuz yapay zeka çağında bu söz her zamankinden daha doğru ve geçerli olacak.
Çünkü derinlemesine tek bir iş yapmak artık makinelerin işi.
Uzmanlaşma işini artık robotlar ve algoritmalar bizden çok daha iyi yapabiliyor.
Bir yapay zeka, kanser taramasını bir radyologdan daha hızlı yapıyor veya bir dava dosyasını en deneyimli avukattan daha hızlı tarayıp analiz ediyor.

Ama birbirinden uzak iki alakasız konu arasında bağ kurmak daha uzun yıllar boyunca insanların işi ve görevi kalacak.
Bir mimarın estetik anlayışıyla bir biyoloğun doğa bilgisini birleştirip yaşayan binalar tasarlayan yine insan olacak.
Bir müzisyenin ritim duygusuyla bir matematikçinin denklemlerini birleştirip yeni bir şifreleme algoritmasını yine insan yazacak.

İşte bu sentezleme gücü modern çalışma dünyasında biz insanların kalesi konumunda.
Çok yönlü insanlar, yani o maymun iştahlı sandıklarımız, aslında geleceğin en yenilikçi çalışanları olacak.
Çünkü sadece onlar dünyayı birbirine bağlı olmayan kutucuklar olarak değil de iç içe geçmiş bir ağ olarak görüyorlar.
Bir alanda öğrendikleri beceriyi hiç beklenmedik bambaşka bir alana taşıyıp uygulayabiliyorlar.

Tabiki de bu, her başladığımızı yarım bırakalım anlamına gelmiyor.
Zorluktan kaçmak için işi bırakmakla, merakını doyurduğu için yeni bir alana geçmek arasında çok ince bir çizgi var.
Çok yönlülük şımarıp vazgeçmek değil, bilinçli bir keşif yolculuğu demek.

Gençler ve içindeki meraklı çocuğu susturmaya çalışan yetişkinler!
Kendinizi tek bir etikete, tek bir mesleğe ya da tek bir kimliğe sıkıştırmak zorunda hissetmeyin.
İlgi alanlarınızın çeşitli olması büyüklerimizin dediği gibi sizin kusurunuz değil, tam tersine önemli bir güç.

Bugün bir yazılımcı ama aynı zamanda bir şair de olabilirsiniz.
Belki gündüzleri finansçı olup, akşamları da marangozluk yapabilirsiniz.
Hayat, "ya o / ya bu" seçimini yapmak için çok kısa ama "hem o / hem bu" diyebilmek için de yeterince geniş.

Sorun o genç kızda değil, bizim işi bitmiş ve modası geçmiş eski kalıplarımızda.
Bırakın çocuklarınızın da iştahı açık kalsın.

24 Kasım 2025 Pazartesi

Teknolojiye Karşı İnsanlık Devrimi


Her gün yeni bir yapay zeka modeli, yeni bir robot ya da yeni bir otomasyon haberi almaya devam ediyoruz.
Sanki dünya birileri ileri sarıyormuş gibi hızlanıyor, her uyanmamızda teknoloji artık dünde kalıyor.

Almanların dev firması Siemens fabrikalarında üretimin %75'ini otonom olarak gerçekleştiriyor.
Çin'deki bir yarı iletken fabrikasında yapay zeka teknolojileriyle üretim %70 artırılmış ve neredeyse sıfır hata ile üretim yapıyorlar.
ABD'li Under Armour, fabrikasında 3D baskı, otomatik kesim ve akıllı dikiş teknolojileriyle kişiselleştirilmiş üretime geçiş yaptı.
Bizde de Kocaeli'nde Ford Otosan fabrikasında üretim süreçlerinde dijital ikiz ve IoT teknolojileri kullanılarak %12 verimlilik artışı elde edilmiş.

Yapay zekâ ve otomasyon teknolojileri, eşi benzeri görülmemiş bir hız ve güçle hayatımıza giriyor.
Ama bu güç, eğer insani değerlerle dengelenmezse büyük riskler getirecek.
Sorunsuz bir gelecek için makineler lehine değişen gücü dengeleyecek şey ise "İnsanlık Devrimi" olacak.
Bu devrimin temelinde en gelişmiş yapay zeka sistemlerinin bile taklit edemeyeceği insani yetenekler var.

İnsanlık devrimi, teknolojinin merkez güç haline geldiği çağda odağı makinelerden ve algoritmalardan yeniden insana ve değerlere kaydırma çabası olarak tanımlanıyor.
Tüm sanayi devrimlerinde olduğunu gibi günümüz teknolojileri de neyi nasıl ürettiğimizle ilgili.
İnsanlık Devrimi ise neden ürettiğimizle ve bu üretimin insanlığa nasıl hizmet edeceğiyle.
Daha insancıl olmak, teknolojiyi bize hizmet edecek şekilde yönlendirmenin ve adil, sürdürülebilir bir geleceği güvence altına almanın tek yolu.

Tüm yapay zekalar eğitildiği verilerdeki önyargıları yansıtıyor ve bu şekilde çoğalıyor.
Kararların adil, şeffaf ve sorumlu olmasını sağlamak için sistemi tasarlayan ve denetleyen insanlar etik bilincine sahip olmalılar.
Makineler rutin işleri üstlenirken insanlar için geriye sadece onların yapamadığı küçük işler kalırsa, toplumlarda amaç ve anlam krizi ortaya çıkar.
Bu krizi engelleyebilmek, bizi insan yapan duygusal ve yaratıcı rollerimize geri dönmemizle mümkün olacak.
Başka bir açıdan bakıldığında, otomasyonun işgücünü dönüştürdüğü bir ortamda insani beceriler ve yetkinlikler en değerli ve ikame edilemez yetenekler haline gelecek.

Yapay zekâ çağı insanı ikiye ayıracak: Veriyi yönetenler ve insanlığı yönlendirenler.
Birinci gruptakiler algoritmaları çalıştıracak.
İkinciler ise vicdanı ayakta tutacak.
Tarih ise, her zaman olduğu gibi insanlık adına cesurca karar verebilen vicdanlıları hatırlayacak.

“İnsan kalabilmek” artık bir erdem değil, hayatta kalma becerisi.
Hızla dijitalleşen bir dünyada hala hissedebilmek, adaleti menfaatin önüne koyabilmek, bir başkasının acısına kayıtsız kalmamak geleceğin en gelişmiş yetkinlikleri haline gelecek.
Çalışma dünyasında fark yaratanlar teknik becerileri yerine etik duruşlarıyla anılacak.
Geleceğin ekonomisi, makinelerin yapamadığı işleri yapan "Duygusal Zekâ" (EQ) üzerine kurulacak.
Bu yüzden 21. yüzyılın en büyük devrimi insanın kendini yeniden keşfetme ve güncelleme devrimi olacak.

4 Kasım 2025 Salı

İnsan, Bilinç, Teknoloji, Toplum ve Yeni Düzen


Her çağ, insanın teknolojiyle kurduğu ilişkinin bir yansıması oldu.
Sanayi çağı kas gücünü, bilgi çağı zihinsel gücü öne çıkardı.
İçinde bulunduğumuz veri ve mobil çağında ise veriyi anlayanlar ile ürün ve hizmetlerini her an her yerde ulaştıranlar kazandı.
Şu an yapay zeka çağını yaşıyoruz.
Bu kez mesele sadece bilmek ya da kullanmak değil, çok daha farklı.
Asıl mesele, yapay zekayla nasıl bir ilişki kurduğumuz.

Birçoğumuz farkında olmadan yapay zekayı çoktandır hayatımıza dahil etmiştik.
Ama acaba biz mi onu yönlendiriyoruz, yoksa o mu bizi şekillendiriyor?

Günümüzde teknolojiyi sadece tüketenlere değil, onunla bilinçli bir ilişki kurabilen insanlara ihtiyaç duyuluyor.
Yapay zekayı hızlı ve sorunsuz kullananların sözü geçmiyor ama onunla daha iyi ve kaliteli sorular sorabilenler belirleyici hale geliyor.
Teknolojiye kendini tamamen teslim etmeden, onunla korkmadan sorgulayarak üretenler bilinçli ilişki kurmayı başarabiliyor.
Çağımızın en önemli gücü de zaten bilgiyle anlamlı bağ kurabilmekten geçiyor.
Bunun için de yapay zekanın karar alanını, sınırlarını, hatta etik durumunu tanımlayabilmek gerekiyor.

Yapay zekayla kurduğumuz ilişki, aslında gelmiş geçmiş tüm teknolojilerle olan en samimi temasımız.
Fakat bu temas çoğu zaman farkında olmadan yaşanıyor.
Bazılarımız için bir araç, bazılarımız için bir tehdit, ama giderek artan bir çoğunluk için ise düşünme biçimini dönüştüren bir ortak.

Bilinçli ilişki, teknolojiyi herkesin yaptığı gibi körü körüne takip etmek anlamına gelmiyor.
Nasıl, ne amaçla ve hangi değerlerle çalıştığını anlamaya çalışmamız gerekiyor.
Bir butona basmadan önce “Bu sistem neden böyle cevap veriyor?” diye sorgulamalı ve çıkan sonucu hemen doğru kabul etmeden önce hangi veriyle ve hangi bakış açısıyla üretildiğini anlamalıyız.

Yapay zeka ile olan ilişkimizi bir usta–çırak ilişkisi olarak görmek yerine karşılıklı bir diyalog ilişkisi olarak görmeliyiz.
Biz insanlar öğretiyor, yapay zeka ise öğreniyor.
Ama aynı zamanda biz de ondan hızlı düşünmeyi, farklı olasılıkları görmeyi ve yeni kombinasyonlar kurmayı öğreniyoruz.

Karşılıklı olan bu ilişkimizde dengeyi kurmamız ve devam ettirmemiz çok önemli.
Her şeyi ona devretmek yerine hareket alanımızı belirlemeli ve farkında olmalıyız.
Ne zaman sezgilerimize güveneceğiz, ne zaman kararı algoritmalara bırakacağız, bunu bilmeliyiz.
Zaten 21. yüzyılın en stratejik becerisi de tam olarak bu farkı görebilmek.

Bilinçli bir ilişki kurarken bilmemiz gereken bazı durumlar var.
Yapay zeka bir bilinç değil, bir yansıma.
Yani bizim ürettiğimiz verilerle şekilleniyor.
Teknoloji her şeyi mümkün kılıyor ama her şeyi doğru yaptığı anlamına gelmiyor.
Onu ezbere kullanmak yerine keşif duygusuyla kullanmak bizi daha hızlı geliştiriyor.
Bu yüzden deneyerek, sınırlarını zorlayarak ve yanlışlarından öğrenerek ilerlemek gerekiyor.

Günümüzde bu ilişkiyi herkes başarılı bir şekilde kuramıyor.
Sonuç yerine sürece odaklananlar, öğrenmeye istekli ve hevesliler kendi bilinçlerini de eğiterek kendilerini daha üst bir modele dönüştürebiliyor.
Eskiden insan teknolojiyi kullanırdı ama şimdi teknoloji insanın kendini tanıma biçimlerinden biri haline geldi.

Yapay zeka artık sadece verilen komutları yerine getiren bir araç değil.
Giderek amacı anlayan, hedef belirleyen ve kendi yolunu planlayan bir teknoloji haline geliyor.
Ajan temelli yapay zeka olarak tanımlanan bu yeni teknoloji bildiğimiz yapay zekanın çok ötesinde.

Belirli bir hedefi gerçekleştirmek için çevresini algılayan, kararlar alan ve bu kararları kendi kendine uygulayabilen yepyeni bir teknoloji.
Sistem artık "yap” komutunu beklemiyor, ne yapılması gerektiğini analiz edip ona göre yapıyor.

Yakın gelecekte bir okulda her öğrencinin öğrenme biçimini tanıyan ve zamanla onların ilgi alanlarını kendi kendine keşfedip önerilerde bulunan sistemler göreceğiz.
Ya da bir hastanede hastaların verilerini izleyip doktorlara erken uyarılar gönderen bir dijital asistan.
Yapay zeka ajanları büyük dil modelleri üzerine kuruluyor.
Bir amaca hizmet edecek, belirli göreveler ve bağlamlar için öğretilmiş bir yapay zeka.
Bir pazarlama ajanı, bir hukuk danışmanı, bir öğretim koçu ya da bir sürdürülebilirlik analisti gibi bizim dijital uzantılarımız olacaklar.

Ajan temelli yapay zeka ile sadece görevleri değil, sorumluluklarımızı da paylaşacağız.
Bunun için de yapay zeka ile ne yapabileceğimizi düşünmek yerine ona hangi alan ve konularda yetki vereceğimizi düşünmeliyiz.

Ajanların gücünü onlara aktardığımız insan bilgisinin derinliği belirliyor.
Eğer insan bilinçsizse, onun ajanı da öyle bilinçsiz kalacak.
Yani her güçlü yapay zekanın arkasında bilinçli bir insan var demek.
Yapay zeka bizim için çalıştığında güçlü, bizimle birlikte düşündüğünde anlamlı olacak.

Teknolojik devrimler her zaman insan ihtiyaçlarının izinden yürüdü.
Sanayi çağı, üretim ihtiyacından doğdu.
Bilgi çağı, hızla büyüyen veri yığınlarını anlamlandırma arayışından.
Bugün yapay zeka çağı ise dünyayı daha akıllıca yönetme ihtiyacından besleniyor.

Yani teknoloji hiçbir zaman kendiliğinden değişime neden olmadı.
Değişime neden olan ihtiyaçları ve beklentileri ile birlikte hep insanlardı.
Ama ilk defa bir teknoloji sadece bir araç olmak yerine oyunun aktif bir oyuncusu rolünde.

Ekonomik sistemler buna hızla uyum sağlıyor.
Üretim biçimleri “emek + makine” birlikteliğinden “insan + yapay zeka” birlikteliğine doğru kayıyor.
Enerji kaynakları eski zamanlardaki gibi tek başına stratejik güç değil artık.
Veri - yapay zeka birleşimi yeni güç oldu ve bu güç bireylerin de eline geçmeye başladı.

Artık bir kişi iyi eğitilmiş bir yapay zeka aracılığıyla koca bir ekibin yapabileceği kadar iş üretebiliyor.
Bir girişimci, kendi GPT’sini eğiterek müşteri hizmetlerinden içerik stratejisine kadar her süreci yönetebiliyor.
Bu sayede 1 çalışana sahip milyon dolar değerinde şirketler çoğalıyor.

Bu dönüşüm sadece ekonomiyi değil toplumsal yapıyı da dönüştürecek.
Çünkü roller de değişiyor.
Bazı meslekler yok olmayacak ama anlamını değiştirecek.
Yapay zeka işin teknik kısmını devralırken insan yorumlayan, bağ kuran ve anlam üreten tarafa geçecek.

Yakın gelecekte ekonomiler kaynakların en verimli biçimde dağıtıldığı sisteme doğru evrilecek.
Verimlilik sadece maddi değil, zamanın, emeğin ve bilginin de doğru yerde kullanılması anlamına gelecek.
Bütün bu dönüşümün merkezinde sürekli dile getirdiğim bir konu var:
Hiçbir algoritma veya kod parçası, vicdanıyla düşünen bir insanın yerini alamaz.
Ama onu tamamlayabilir ve doğru yönlendirildiğinde insanın dünyayı daha iyi bir yer haline getirmesine yardımcı olabilir.
Teknoloji bizi değiştirmeyecek ama biz teknolojiyle birlikte kendimizi güncelleyeceğiz.

Bu çağda güçlü olmak, teknolojiyi bilmekten çok onunla birlikte insanca kalabilmeyi ve yaşayabilmeyi bilmek demek.
Bilgi birikimi sonsuza doğru gidiyor ama bilincin derinliği ve işlevselliği hala bize ait.

Önümüzdeki yıllarda dünyayı iki tür insan şekillendirecek.
Yapay zekayı kullananlar ve yapay zekayla birlikte düşünenler.
İlk grup teknolojinin nimetlerinden faydalanacak ama ikinci grup dünyayı değiştirecek.

Bizim rolümüz, makinelerin hızına yetişmek ve onları yakalamak yerine insanlığın özünü koruyarak yön vermek olmalı.
Bu çağda en çok düşünmeyi, hissetmeyi ve üretmeyi aynı anda başarabilen bir bilince sahip olmaya ihtiyacımız var.
Makinelerin değiştirdiği dünyayı daha yaşanabilir kılan yine insanın kendisi olacak.
Bunun için de zeki olmaya çalışmayı bırakıp bilinçli olmaya kendimizi hazırlamalıyız.

30 Ekim 2025 Perşembe

İnsanlığın Son Kalesi: Vicdani Cesaret

Cesaret denince çoğu kişinin aklına kılıç kuşanmış kahramanlar ve meydanlarda dövüşen askerler gelir.
Ama 21. yüzyılda hayatımızdaki birçok olgu gibi buna karşı bakışımız ve anlayışımız da değişiyor.
Cesaret artık çok daha fazla içe dönük bir mesele haline geldi.
Bir haksızlık karşısında sessiz kalmamak, kalabalığın yanlışını fark ettiğinde “ben böyle düşünmüyorum” diyebilmek ya da herkes susarken konuşabilmek de gerçek cesaret haline geldi.
Günümüzde "vicdani cesaret" (moral courage) olarak tanımlanan bu değer her geçen zaman adeta bir hazine gibi değerleniyor.

Vicdani cesaret, çoğunluğa ve güçlüye rağmen kendi değerlerinden vazgeçmemektir.
Kimse görmese ve haberi olmasa bile her zaman doğru bildiğini yapmaktır.
Bunun için de kolay olan yerine doğru olanı seçme iradesini göstermek gerekir.
Ama modern çağda en zor meziyetlerden biri vicdanın sesini duymak ve susturulmamasını sağlamak.
Elbette kolay değil ve olmayacak sürekli doğrunun ve dürüstlüğün peşinden gitmek.

Peki bildiğimizin doğru olduğunu nerden bileceğiz de peşinden gideceğiz?
Doğruyu bilmek sadece bilgiyle olmaz, sezgiyle ve içten gelen bir sesle olur.
Bir şeyin yanlış olduğunu aslında bilmeyiz, onu hissederiz.
İşte bize bunu hissettiren o ses içimizdeki vicdanın sesidir.
Vicdanımız içimizdeki en sade ama her zaman doğru yönü gösteren en dürüst pusuladır.

Vicdanın sesini bastırmak aslında çok kolay.
Konfor, statü veya para kaybetme endişesi gibi korkular vicdanların sesini anında keser.
Yanlışa karşı durmanın her zaman her yerde bedeli olur.
İşin, konumun, ünvanın ve insanların onayı bir anda kaybedilebilir.
Ama yine de vicdani cesarete sahip insanlar herkesin sustuğu yerde konuşur ve herkesin yanlış yaptığı yerde “bu doğru mu gerçekten?” diye sorar.
Çünkü insanın kendisine olan saygısını ve inancını kaybetmesi her türlü kazancın çok ötesinde bir kayıptır.

Teknolojiler ilerledikçe makineler daha çok şeyi yapabilir hale geliyor.
Yapay zeka ise veriye göre en mantıklı kararları verebiliyor.
Ama doğruyu yapabildikleri halde hala doğru olanı bilmiyor ve seçemiyorlar. 
Algoritmalar ve kodlar vicdanla karar vermeyi hiçbir zaman hiçbir şekilde gerçekleştiremeyecek.
En doğru kararı vermek ve insanca düşünmek her zaman insanın görevi kalacak.

Geleceğin iş dünyasında vicdani cesaret en insani ve en nadir becerilerden biri olacak.
Doğruyu söyleyebilen, etik davranabilen, adil kararlar alabilen insanlar fark yaratacak.
Güvenin, samimiyetin ve insanlık onurunun temelinde bu cesaret olacak.
İçimizde en büyük güce sahip olanlar doğruyu savunabilenler arasından çıkacak.
Para kaybedeceğini bildiği halde topluma ve çevreye duyarlı hareket eden işletmeler ise gerçekte çok şey kazanacaklar.

Eğer gelecek nesillerimiz ve çocuklarımız da daha cesur olsun istiyorsak, onları sadece başarı üzerinden değerlendirmemeliyiz.
Doğru kalmayı, korkarken bile doğruyu yapmayı öğretmeliyiz.
Hata yapmalarına izin vererek, kendi kararlarını alabilme gücü vererek büyütmeliyiz.
Çocuklarımızı cesur yetiştirirsek geleceğin dünyasında sadece daha başarılı değil aynı zaman daha adil ve insani olacaklar.
İyilikten doğan doğruluk, anlam arayışıyla şekillenen bir kariyer ve evrensel değerler temelli bir hayat yaşamak hepimizin tek derdi olmalı.
 

22 Ekim 2025 Çarşamba

Düz Çizgiyi Görmeden Yaşamak


Büyük kayıplardan ve acılardan sonra kendimize gelmekte zorlandığımız zamanlar olur.
Eşim bununla ilgili şöyle demişti bana:
“Kalp çizgisi neden düz değil biliyor musun?
Çünkü yaşam zikzaklarla dolu.
Eğer o çizgi dümdüz gidiyorsa, zaten ölmüşsün demektir.”


O an çok basit bir tespitin aslında ne kadar derin bir anlam taşıdığını fark ettim.
Yaşamak; düz gitmemek, inip çıkmak sonra tekrar inmek ve tekrar tekrar çıkmak demekti gerçekten.
Ruhumuzun da aynı kalbimiz gibi ritmi vardı.
Kalbimiz gibi ruhumuz da düz çizgide yaşayamıyor.
Düz çizgi sadece kalbin değil hayatın da bitişinin sembolüymüş aslında.

Kalp monitöründe düz bir çizgi görmek, hayatın sona erdiğini gösterir.
İniş çıkışların artık olmadığı, hareketin kalmadığı ve canlılığın gittiği soğuk bir çizgi.
Kalp bir yukarı bir aşağı doğru ritimle atar durur hep.
Bazen hızlanır bazen yavaşlar, ama ne kadar yorulsa da atmaya devam eder.
O zikzaklar olduğu sürece hayat var demektir.

Hayatlarımız da işte aynı böyle kalp çizgisi gibi.
Bir gün yukarı çıkarız başka bir gün dibi görürüz.
Bir gün gülerken ertesi gün bir bakmışız içimiz kan ağlıyor.
Bu dalgalanmalar, bu inişler ve bu çıkışlar, hepsi yaşadığımızın ve canlı olduğumuzun bir kanıtıymış halbuki.
Sürekli mutlu olmaya ve sürekli güçlü kalmaya çalıştıkça sadece hayatın olması gereken doğalını bastırıyormuşuz.

Aynı kalp çizgimiz gibi yol alarak yaşamaya devam edeceğiz.
Bazen tökezleyip düşecek, sonra tekrar yerden kalkıp koşacağız.
Ta ki düz çizgiyi görene kadar bu böyle devam edip gidecek.
Asıl önemli olan zikzaklara ayak uydurmak ve bu iniş çıkışların bilincinde olmak.
Ve yaşadığımızı, canlı olduğumuzu hissettirecek bir sebep bulmak için çabalayacağız.

Çizgi çıkıp inmeye devam ediyorsa hala yaşıyoruz demektir.
Öyleyse de o sebebi arayıp bulmaya hala zamanımız ve fırsatımız var demektir.

17 Ekim 2025 Cuma

Esnek Düşünce ile Kırılmadan Değişim

Eskiden öğrencilik yıllarımızda müfettiş geleceği zaman bütün okul telaşa düşerdi.
Çok bilenleri, her soruya anında doğru cevap verebilenleri öğretmenler ön sıralara oturturdu.
Müfettiş de zaten ön sıradan iki kişiye ikişer soru sorar sonra da çıkar giderdi.
Bilmek ve bilgili olmak bilgiye erişimin zor olduğu yıllarda çok değerliydi çünkü.
Bir konuyu derinlemesine bilenler artık o konunun uzmanı olur, başarı da o konuyu ne kadar derin bildiğiyle ölçülürdü.

Günümüzde bilgi her gün katlanarak çoğalıyor ve dünün doğrusu bir anda bugünün engeli haline gelebiliyor.
Artık mesele ne kadar bildiğimiz değil, değişime ve değişenlere ne kadar hızlı uyum sağlayabildiğimiz.
Bu nedenle eskinin çok bilenleri de eskisi kadar başarılı ve popüler değiller.
Bugünün ve geleceğin değerlileri, başarılıları ve kazananları "zihinsel esneklik" becerisine sahip olanlar olacak.
Düşünce biçimini, bakış açısını, tutum ve davranışını değişen yeni durumlara uyarlayabilmek hayati derecede önemli olacak.

Değişim, bugünün iş dünyasında bile baş döndürücü bir hızda.
Ama gelecekte değişimler sürekli ve kalıcı hale gelecek.
Meslekler dönüşecek, bazıları kaybolacak, yerlerine yenileri doğacak.
Böyle bir dünyada sabit düşünce kalıplarına sıkışmış bireylerin varlık göstermesi çok zor olacak.
Bu dönüşüm ortamında “benim işim bu” diyenler dışarda kalacak, “ben öğrenirim” diyenler ise ayakta kalıp yoluna devam edecek.

Zihinsel esneklik için 21. yüzyıl becerilerinden birkaçına bir arada sahip olmak gerekiyor:
Değişime direnmek yerine hızla uyum sağlayabilme, yenilikçi düşünerek sabit kalıpların dışına çıkabilme ve bir sorun karşısında tek bir çözümde ısrar etmek yerine yeni arayışlar peşinde olma.
 

Bu becerileri edinmek ve zihinsel olarak daha esnek olabilmek için de konunun uzmanlarına kulak vereceğiz:

Dar alanda hareket etmek, geniş alanda rahatça dolanmaya göre zordur.
Bu yüzden zihinsel esneklik için öncelikle zihnimizin sınırlarını genişletmeliyiz.
Yeni şeyler öğrenmek beyni sürekli aktif tutar.
Okuma alanını genişletmek, mümkünse azar azar psikoloji ve felsefeye de göz atmak büyük katkı sağlar.
Zeki insanlar doğru cevabı verirler, esnek insanlar ise yeni soru sorarlar.

İnsan beyni tanımadığı şeylerle karşılaştığında yeni bağlantılar kurar.
Bu yüzden çok gezen ve farklı ortamlarda farklı insanlarla temas kuranlar, sadece okuyanlara göre daha bilge olurlar.
Esnekliğin en büyük düşmanı ise "eski köye yeni adet getirmek"ten kaçınmaktır.
"Bunu neden böyle yapıyoruz?" ya da "bunun yerine bunu yapsak ne olur?" diye soranlar hep esnek düşünenler arasından çıkar.
Yine mükemmeliyetçilikten uzak durarak ve hatalardan çekinmeyerek de zihinsel esnekliği güçlendirebiliriz.

Her seferinde yeni bir duruma adapte olabilmek, beynin öğrenmeye açık modda kalmasını sağlar.
Zaman geçtikçe de bu artık bir refleks hâline dönüşür.
Bu sayede zihinsel esnek olma becerisi sürdürülebilir bir alışkanlık haline gelir.

Zihinsel esnek olmak, bu çağda artık bir beceriden çok bir tür hayatta kalma sanatı haline geldi.
Bu sanat bireyleri sadece başarılı yapmıyor, aynı zamanda öğretmenlerin eskiden ön sıralara oturttuğu bilge öğrenciler konumuna getiriyor.
Geleceğin iş dünyasında ise kazananlar geçmişteki gibi en çok bilenler değil,
en hızlı öğrenenler, en çabuk ve kolay uyum sağlayanlar ve farklı düşünebilenler olacak.
Değişen dünyada dünyayı değiştirecek olanlar işte o insanlar olacak.

13 Ekim 2025 Pazartesi

Geleceğin Becerisi: Duygusal Dayanıklılık


Pandemi öncesinde "Geleceğin Meslekleri"ni anlatmaya başladığımda yazılım, robotik, veri bilimi ve yapay zeka gibi teknolojik konularda dolanırdık.
Özellikle yapay zekanın yükselişi ile birlikte tüm teknolojiler el ele daha akıllı hale gelmeye başladı.
Ama aradan geçen bu çok kısa zaman diliminde en az bunlar kadar önemli konular da değer kazandı.
Teknoloji akıllanırken biz insanlar için gereken beceriler daha "insani" bir hal olma yolunda ilerliyor.

Günümüzde bile oldukça önemli olan duygusal dayanıklı olma becerisi, geleceğin iş dünyasında çok kritik bir beceri haline gelecek.
Bu beceri basitçe zor durumlar karşısında duygusal dengenin bozulmadan ayakta kalabilme gücüne dayanıyor.
Yani fırtınada savrulmak yerine, rüzgarın yönünü işimize yarayacak şekilde kullanabilme yeteneği anlamına geliyor.

Duygusal dayanıklı olanlar bir kayıp ya da reddedilmede bunu değersizlik yerine yeniden deneme fırsatı olarak görürler.
Yılmadan, yıkılmadan, küsmeden ve dert etmeden yeniden başlama iradesine sahip olurlar.
Hata yapıldığında kendini suçlamak yerine, bu hatadan doğruları görüp öğrenebilir ve gelişirler.

Duygusal dayanıklılık bugünün iş dünyasında bile çok önemli, ama gelecekte yaşamsal değerde olacak.
Çünkü iş dünyasında karar vericiler artık bilgiye değil insan karakterine yatırım yapıyorlar.
Teknolojiler büyük bir hızla gelişiyor ama insanların mental dayanıklılığı aynı hızda gelişmiyor.

Geleceğin çalışanlarına sadece öğrendikleri teknik bilgiler hiçbir iş kolunda yeterli gelmeyecek.
Belirsizliklerle başa çıkma, stres altında iş yapmaya ve üretmeye devam etme, başarısızlık karşısında hızlı toparlanma becerilerine de ihtiyaç duyulacak.
Geleceğin iş dünyasında mental olarak en dayanıklı olanlar tercih edilecek ve onlar kazanacak.

Bir işyerinde çalışan en iyi üniversiteden mezun 2 mühendis düşünün.
Birisi çok zeki ama eleştirildiği an hemen içine kapanıyor ve çoğu zaman risk almaktan kaçınıyor.
Diğeri ise bazen hata yapıyor ama hemen toparlanıyor, hatalarından öğreniyor ve sonraki sefer daha iyisini yapıyor.
Bir yıl sonunda hangisi işverenin işine yarayacak ve ona daha fazla para kazandıracak?
Hatalardan kaçmayan, duygusal dayanıklılığı sayesinde tekrar tekrar deneyerek gelişen ve güçlenerek yoluna devam eden hangisi olacak?

Otomasyon ve yapay zeka hızlı bir şekilde birçok teknik işi devralıyor.
Ama en basitinden kriz anında sakin kalıp ekipleri idare etmek ve çatışmaları yönetmek makinelerin yapamayacağı bir şey.

Diğer yandan serbest çalışma, platform çalışmaları, proje bazlı işler ve GIG ekonomisi yıldan yılda yaygınlaşıyor.
Sabit bir görev ve maaşın olmadığı bu durum bireyleri daha yalnız ve daha belirsiz ortamlara taşıyacak.
Duygusal dayanıklı olmayanların bu dalgalarda ayakta kalması çok zor olacak.

Küresel krizler, iklim sorunları, ekonomik belirsizlikler ile hızlı ve hızla değişen ihtiyaçlar dünyamızı bekleyen büyük stres kaynakları.
Bu kadar tehdidin içinde geleceğin çalışanlarının psikolojik yükü sürekli olarak artacak.
İşte burada da duygusal olarak direnç gösterebilme gücü kariyer kadar yaşam kalitesini de belirleyecek.

Peki nasıl daha duygusal dayanıklı oluruz, bunun için ne yapmalıyız?

Duygusal dayanıklılık doğuştan gelen bir özellik olmadığı için öğrenilebileceğimiz ve edinebileceğimiz bir beceri.
Öncelikle kendimizi ve duygularımızı bastırmak yerine açık ve net bir şekilde tanımamız gerekiyor.
Zihinsel olarak esnek olmak ve böyle düşünmek birçok şeyi kolaylaştırır.
Her şeyin istediğimiz ve planladığımız gibi gitmeyeceğini kabul etmeliyiz.
Bazen aynı yoldan gitmeyi zorlamak yerine farklı bir yolu denemek de gerekebilir.

Hatalardan öğrenmeli, ders çıkarmalı ve gelişmeliyiz.
Her başarısızlık aslında duygusal dayanıklılığı daha da güçlendirir.
Spor yaptıkça kaslarımızın zorlandıkça güçlenmesi gibi, yaşadığımız zorluklar da insanı büyütür.

Önemli bir detay ise kendimize karşı şefkatli olmamızda.
Kendimize kızdıkça ve yetersiz hissetmeye başladıkça dayanıklılığımız eksilir.
Yine güvenebildikleri bağları olan sosyal insanlar, yalnız insanlara göre çok daha dayanıklı olabilirler. 

Bu alanda profesyoneller tarafından verilen eğitimleri almakta da yarar var.
Udemy ve Coursera gibi platformlarda bile ulaşabileceğiniz “Emotional Intelligence & Resilience” konulu eğitimler var.

Bu kritik beceriyi çocuklarımıza erken yaşlarda hem de ücretsiz olarak kazandırabiliriz.
Çocuklar dayanıklı olmayı görerek ve yaşayarak öğrenir.
Onlara hareket alanı bırakarak hata yapmalarına fırsat tanımalıyız.
Hataları karşısında asla aşırı tepki göstermemeliyiz.
Onları sürekli korumak çoğu zaman faydadan çok zarar veriyor.
Bu yüzden küçük risklerle tanışmaları da gerekiyor.

Duygularını bastırmak yerine ifade özgürlüğüne sahip olmaları onları ileri taşıyacak.
Başarısızlığı tadan ve bununla baş etmeyi öğrenebilen çocuk, sürekli başarılı olan ve başarı ortamı sunulan çocuktan daha fazla dayanıklı olur.

Peki dayanıklı olmaları için illa kötü şeyler yaşamaları ve başarısızlığa uğramaları mı gerekiyor?

Aynı aşı gibi, küçük küçük stresler de bağışıklık kazandırır.
Yani küçük hayal kırıklıkları, zorluklar, sorumluluklar, bunların tamamı gelişim fırsatı olur.
Asıl önemli olan, bu süreçte çocuğun desteklenmesi ve anlaşılmasıdır.

Bizi asıl güçlendiren yaşadıklarımız değil ama, yaşadıklarımızı nasıl anlamlandırdığımızdır.
Bu yüzden "acı çekilmezse güçlenilmez" inancı eksiktir.
Gerçek güç, acıya rağmen iyi kalabilmektedir.

Evet, dünya döndükçe her şey değişmeye de devam edecek.
Ama her zaman değişmeyen şeyler de olacak.
Duygusal olarak güçlü insanlar, her devrin en değerli çalışanları olacaklar.
Geleceğin meslekleri teknik bilgiyle birlikte insan kalabilme gücüyle sürdürülecek.

7 Ekim 2025 Salı

Sonuna Kadar Koşan Kazanır


Zaman zaman başarıya ulaşmış insanların gerçek ve örnek alınacak hayat hikayelerini kurcalarım.
İlham alınabilecek neleri var, neler yaşamışlar da başarmayı başarmışlar diye uzun uzun kafa yorarım.
Aralarında oldukça şanslı olanlar ve daha doğar doğmaz kazananlar var.
Ama öyle bir ortak noktaları var ki bundan ders çıkarmamak akıl karı değil:
En hızlı koşanlar değil belki ama, sonuna kadar koşanlar her zaman kazanıyor!

Çoğu zaman kazanmakla bitirmek arasındaki farkı karıştırıyoruz, birbirinden ayırt edemiyoruz.
Kazanmak çoğu zaman bir amaç ve bir sonuç gibi görünüyor ve böyle biliniyor.
Bitirmenin bir kararlılığın ve güçlü bir inancın sonucu olduğunu ise görmezden geliyoruz.
Aslında elinden geleni yapmış bir insan, sonucu ne olursa olsun çoktan kazanmış demektir.
Doğrusu, hayatta kazananlar vazgeçmeyerek bitirebilenler arasından çıkıyor.

Hayatımın son dönemlerinde üzerinde çok fazla mesai harcadığım bir konu var.
"Kazanmak nedir?" ve "Ne zaman hangi koşullarda kazanmış oluyoruz?" sorularına cevaplar arayıp duruyorum.
Bulabildiğim ve beni ikna eden en mantıklı şey ise kazanmanın bir sonuç değil, bir tavır olması.
Bazen hiç bitmeyeceğinin farkına varsan bile, herkesin bıraktığı yerde devam edebilmektir kazanmak.
Bazen de kendine verdiğin sözü tutmak, kendine yakıştırdığını yapmak ve tamamlamak.

Peki gerçekten kazanmak zorunda mıyız, böyle bir mecburiyetimiz mi var?
Yerine ve zamanına göre değişir ama bunun için vazgeçmeden elimizden geleni yapmak zorundayız.
Sonuna kadar gitmeye çalıştıkça artık sonucu değil kendimizi tanırız.
Böyle olduğu zamanlar kazanamasak bile, “bitirdim” diyebilmek başka bir huzur verir.
Belki bir ödül, bir alkış olmaz ama vicdanımız temiz ve rahattır.

Hayat yarışında ödüller en hızlı olanlara veriliyor ama gerçekten kazananlar hep en dayanıklı olanlar oluyor.
Pes etmemeyi öğrenenler her denemelerinde daha da güçleniyor ve her düşüşlerinde daha da kırılmaz hale geliyor.
Dayanıklı olmayı doğuştan edinemeyiz, ancak yaşarken öğrenebiliriz.
Kırıldıkça, hata yaptıkça, acı çektikçe ve içimiz yandıkça içimizde bir güç büyür.
Ve bu güç sayesinde artık koşmaktan değil, yarıda kalmaktan korkar oluruz.

Yarıda bırakılan hayallerimiz zamanla içimizde ağırlaşır.
Tamamlanmayan emekler, “acaba olsaydı?” sorusunu hep kafamızda tekrar ettirir.
İşte tam da bu yüzden pes etmeden devam etmenin önemini sadece başarıyla değil huzur ve vicdan ile açıklamaya çalışıyoruz.
Sonuna kadar gitmek ve bitirmek insanın kendisine olan saygısıdır.
Kazanan bitiren değildir, bitiren kazanandır.

Sonuna kadar koşmak, başkalarını geçmek için yapılmaz.
Amaç, kendimiz için kendimizi yarı yolda bırakmamaktır.
Hayat da tam olarak böyle bir koşudur zaten.
Bazen nefesimiz tükenir, bazen herkes bizden ileridedir, bazen de yolu sorgular ve vazgeçmeye yaklaşırız.
Ama yine de tek bir şey için koşmaya devam ederiz:
İnsanın kendine sadık kalması...

23 Eylül 2025 Salı

İyiliğin Sessiz Gücü


Yozlaşmış toplumlarda iyi insanlar çoğu zaman küçümsenir.
Nahif olmak güçsüzlük ve zayıflık göstergesi olarak görülür.
Halbuki bir insanın sahip olabileceği en büyük güç "iyi" olmasıdır.
Çünkü insanın gerçek büyüklüğü, gücü yettiği halde kötülük yapmamasında saklıdır.

İyilik zayıflık değil, tam tersine iradenin en keskin halidir.
Gücünü kullanmamayı seçmek de gücünü kaybetmek değil, gücünü yönetmek demektir.
Hile yapanlar, kötülük edenler bir dönem parlarlar.
Ama tarih iyi insanları asla unutmaz, insanlar her zaman iyileri hatırlar.

İyiler başka insanlara bağırabilme gücü olduğu halde susmayı seçer.
Her istediğini zorla alabileceği halde gönül koymadan severek paylaşmayı tercih ederler.
Her zaman daha fazlasını elde edebilmeye de güçleri vardır ama ihtiyacı olan başkalarını düşünürler.
En güçlü insanlar, bilinçli bir iyiliğin yönettiği işte bu iyilerdir.

İyilik bulaşıcıdır.
Bir toplulukta iyilik yapmak diğerlerini de hemen harekete geçirir.
Koca bir ormanda tek bir kuşun ötüşü bile sessizliği bozar.

İyilik iz bırakır.
Yıllar geçse bile birileri hala güzel hatırlar, hayırla yad eder.
İyilik yapan çoktan unutmuştur ama o iyilik bir başkasının karanlığına ışık olmuştur bile.

İyilik özgürleştirir.
Kötülük yapan aslında kendi öfkesinin esiridir.
İyilik yapan ise özgürlüğüyle bu zincirleri kırar.

İyilik karşılıksızdır.
Çoğu zaman teşekkür eden bile olmaz ama işte tam da bu yüzden değerlidir.
Çünkü değeri sadece kalp ile verilebilir.

İyilik cesarettir.
Görünürde kötüler kazanıyor gibiyken iyiliği seçmek zordur.
Ama bir iyilik yüz kötülüğü gölgede bırakır, ışık bir kez yandı mı karanlık artık eskisi gibi olamaz.

Evet, iyi insan olunca bazı şeyleri kaybederiz.
Ama kazandıklarımız, kaybettiklerimizden daha değerli değil midir?

İyi olmak belki dünyalık kayıplar getirir.
Ama bir gün geriye dönüp baktığınızda, kaybettiklerinizin sadece fazlalık, kazandıklarınızın ise gerçek olduğunu görürsünüz.
Çıkarlar geçer gider ama izler kalır.
Bu yüzden iyilik yapan insanlar çıkarları yerine bırakacağı izleri düşünür.

Hayatımızı iyi olmaktan, iyi yaşamaktan ve iyilikten daha fazla güzelleştirebilecek hiçbir şey yoktur.
İyilik, insan kimliğinin en yalın halidir.
İnsanın gerçek gücü ise iyilik yapabilme yeteneğidir.

Dünyayı değiştirmek isteyen çok insan var ama şunu da aklımızdan çıkarmamalıyız:
Sadece bir insanı değiştirmek, aslında dünyayı değiştirmek demektir.

4 Eylül 2025 Perşembe

Hibrit Zeka Çağı


Bugün ilkokul 1. sınıfa başlayacak bir çocuk 15 yıl sonra çalışmaya hazır olduğunda bambaşka bir iş dünyası onu bekliyor olacak.
Şu an var olmayan meslekler doğacak ve popüler olan bazı meslekler ise tarih olacak.
Günümüz anne babaları yine aşure yapar gibi çocuklarına ne kadar eğitim varsa aldırmaya ve ne kadar beceri varsa kazandırmaya çalışıyor.
Çocuklarımızın hangi işlerde çalışacaklarını net bir şekilde göremiyorken bu konuya odaklanmak bilinçsiz bir davranış.
Oysa asıl düşünmemiz ve üzerinde durmamız gereken konu nasıl bir zekaya sahip olmalılar ve bunun için küçük beyinlerini nasıl geliştireceğiz?

Geleceğin meslekleri ve çalışma hayatı üzerine kafa yoran ve araştırma yapan tüm uzmanların anlaştıkları bir konu var.
Gelecekte hiçbir meslek sadece insanın ya da sadece makinenin işi olmayacak, ortak akıl gerektirecek.
Yapay zeka verileri işliyor, hesaplıyor ve işleri hızlandırıyor.
İnsan zekası ise sonuçları yorumluyor, değer katıyor, anlam ve yön veriyor.
Bu yüzden geleceğin işlerinde ihtiyaç duyacakları şey hibrit zeka, yani insan zekası ile yapay zekanın birlikte çalışması ve birbirini tamamlaması olacak.

2040 yılına geldiğimizde meslekler belki değişmeyecek ama işlerin doğası kesin bir şekilde tamamen farklılaşacak.
Her doktorun bir dijital asistanı olacak ve onunla çalışacak, teşhisi yapay zeka koyacak ama hastaya dokunan yine insan olacak.
Öğretmen bilgi aktarmak yerine kişiye özel yapay zeka destekli öğrenme planı ile çocuğun merakını canlı tutacak ve öğrenmeye heveslendirecek eğitim koçu olacak.
Avukat artık hukuk robotu rehberi gibi çalışacak, yapay zekanın saniyede taradığı yüzbinlerce sayfa dava kararlarını yorumlayıp insan onuruna dair savunma ve ikna kabiliyeti ile savunacak.
Tüm hesap kitap, defter beyan işleri yazılımlar tarafından yapılacak ama verileri yorumlayarak finansal strateji kuran, girişimcileri yönlendiren ve riskleri gören yine muhasebeciler olacak.
Yapay zeka testler uygulayacak ve raporlayacak, ama danışan ile göz teması kurup duygularını anlayan yine empati becerisi ile insan psikolog olacak.

Yani bugünün meslekleri kaybolmuyor ama mekanik taraflarını yapay zeka üstleniyor, zihinsel tarafı ise insana kalıyor.
Bu yüzden vakit kaybetmeden bugünden başlayıp çocuklarımızı hibrit zeka çağına hazırlamalıyız.
Kodlama bilmekten ziyade, teknolojiyi nasıl düşüneceğini anlayabilecekleri şekilde teknoloji okuryazarlığı kazandırmalıyız.
Hibrit zeka çağında soruların değeri cevaplardan daha büyük olacağı için soru sormaktan yorulmamaları için merak duygularını körüklemeliyiz.
Eleştirel düşünmeye alıştırarak makinenin verdiği cevabı körü körüne kabul etmemelerini ve her zaman sorgulamalarını sağlamalıyız
Hayal gücü yapay zekanın eksik olduğu en büyük alan olduğundan yaratıcı ve yenilikçi düşünmelerini desteklemeliyiz.
En ama en önemlisi ise, makinenin hiçbir zaman veremeyeceği insan sıcaklığı için empati becerilerini mutlaka geliştirmeliyiz.

Yapay zeka ile rekabet etmek yerine onu tamamlayan bir zihinsel ve duygusal ortaklık kurmak şu an için en mantıklı seçeneğimiz.
En büyük hatamız çocuğa sadece not ve sınav başarısı odaklı bakmak olur.
Duygu dünyalarını, özgüvenlerini ve hayal kurma cesaretlerini desteklemek onlar için en büyük yatırım olacak.

Hibrit zekaya uyum sağlayanlar, makineleri kullanarak daha üretken ve hızlı çalışacak.
Sadece ezber bilgiye dayalı işlerde ısrar edenler ise yapay zekanın gölgesinde kalacak.
Gelecek, makinenin kullandığı insanların değil, makineyi kullanan insanların olacak.
Geleceğin dünyasında yapacağımız işi, makinelerden en büyük farkımız olan insan olmanın getirdiği değerler belirleyecek.
Meslek seçerken çıkış noktamız ise bu soru olacak:
"Makine neyi yapamaz ve ben onu nasıl yapabilirim?”

1 Eylül 2025 Pazartesi

Yaş Geçtikten Sonra Meslek Nasıl Edinilir?

İnsanların çoğu belli bir yaştan sonra meslek edinmenin ya da yeni bir alanda kariyer yapmanın çok zor olduğuna inanır.
Oysa günümüzdeki gelişmelerden dolayı artık bu durum hem kolaylaştı hem de artık bir mecburiyet haline geldi.
Ortalama yaşam süresi uzadı ve emeklilik yaşı ileriye gitti.
Eğitim kaynakları çeşitlendi ve erişim daha kolay, pratik ve ucuzlaştı.
Bu yüzden artık 30’lu, 40’lı hatta 50’li yaşlarda bile meslek edinmek mümkün.

Bazı insanlar gençliğinde çeşitli nedenlerden ertelediği hedeflerini ve hayallerini ilerleyen yaşlarda tekrar düşünmeye başlar.
Bazen maddi ihtiyaçlar artar, aile genişler, ekonomik şartlar değişir ve ek gelir ihtiyacı yeni bir meslek edinmeye zorlar.
Çoğu insan da mesleklerinde tatmin duygusu yaşayamadıkları veya zihinsel olarak daha canlı kalmak istedikleri için yeni arayışlara yönelir.

Tüm bu kişiler her yünden 30 yıl öncesine göre çok daha şanslılar.
Üniversitelerde açık öğretim programlarından, çevrimiçi sertifika programlarına kadar sadece internet aracılığı ile alınabilecek birçok eğitim imkanı mevcut.
İnternet, bazı teknik becerilere ve üretken yapay zeka kullanımına sahip olanlar için freelance ve uzaktan çalışma imkanları ve bunlara uygun iş ilanları ile dolu.
Deneyimin değerli olduğu eğitim ve danışmanlık gibi alanlar yine ileri yaşlardakiler için avantaj.

Çıraklık ve mesleki eğitim sisteminin güncellenmiş hali olan MESEM’lerin (Mesleki eğitim merkezi) sunduğu imkanları çoğu kişi bilmiyor veya farkında değil.
Bu merkezlerde gençlere olduğu kadar yetişkinlere de meslek edindirme fırsatları sunuluyor.
Elektrik, tesisat, mobilya, kuaförlük, gıda gibi onlarca alanda ustalık ve işyeri açma belgesi alınabiliyor.

El ve parmak kullanma becerisi olanlar için tamir, bakım ve onarım işleri tercih edilebilir.
Bu alanlarda hala büyük ihtiyaç var ve bu meslekler için eğitimler uygun ücretlerle belediye veya üniversite kurslarında da alınabiliyor.
Geleneksel el işleri, dikiş, örgü, nakış, ahşap oyma gibi hobileri ve yetenekleri olanlar e-ticaretle birleştirerek ciddi paralar kazanabiliyorlar.

Üniversitelerin sunduğu açık öğretim programları sayesinde yaş sınırı olmadan lisans veya ön lisans eğitimleri kolaylıkla alınabiliyor.
Yine üniversite sürekli eğitim merkezlerinin uzaktan sertifika programlarıyla kısa sürede farklı meslekler için temel yeterlilikler kazanılabiliyor.
Coursera, Udemy, Khan Academy gibi uluslararası sitelerden alınan eğitimler ve sertifikalar da iş kapılarını aralayabiliyor. 

Halk eğitim merkezlerinde hem hobi kursları hem de mesleğe dönüştürülebilecek eğitimler sunuluyor.
Belediyelerin açtığı meslek edindirme kurslarında (MEB onaylı sertifika verenler dahil) yine toplumun her yaş grubuna açık olan mesleki eğitimler veriliyor.
İŞKUR'un düzenlediği iş garantili meslek edindirme kursları yine şartları sağlayabilenler için önemli bir imkan.

E-ticaret, içerik üretimi, sosyal medya yönetimi gibi modern kariyer imkanı sunan meslekler gençlerin gözdeleri arasında.
Ancak dijital ve teknoloji tabanlı bu meslekleri öğrenmek için genç olmak gerekmiyor.
Bu meslekler yaptığı işlerden mutlu olmayan ya da kısa sürede meslek değiştirmek isteyenler için hem eğitim alma hem de iş bulma açısından gerçekten ideal.

Sağlık ve kişisel bakım alanlarında birçok meslekte kısa süreli sertifika programları ile eğitim alınabiliyor.
Bu sektörlerde artan, değişen ve yaşlanan nüfus nedeniyle sürekli ihtiyaç duyulacak çok fazla meslek mevcut.
Örneğin kısa süreli bir eğitimle yaşlı bakımı mesleğini tercih edecek birinin işsiz kalma ihtimali neredeyse yok.
Yine günümüzde anne ve babanın her ikisinin birden çalışması nedeniyle çocuk bakımı mesleği mantıklı bir tercih olarak duruyor.

İnsanlar olgunluk dönemlerinde daha cesur ve daha planlı girişimler yapabiliyorlar.
Küçük bir kafe açmak, organik tarıma yönelmek ya da yaşadığı evi pansiyon olarak işletmek için geç değil, belki de tam zamanı gelmiş olabilir.

Fotoğraf çekmeyi sevenler ya da kısa bir eğitimle öğrenenler düğün, doğum günü veya ürün fotoğrafçılığı yaparak fazladan gelir elde edebiliyor.
Aşçılık ve pastacılık kurslarında aldıkları eğitimlerle ev yemekleri hazırlayarak veya butik pastacılığa yönelerek yeni mesleklerine kavuşanlar da bir hayli fazla.

27 Ağustos 2025 Çarşamba

Düşündüğün Kadar Var Olacaksın!


"Düşünüyorum, öyleyse varım.”

                             Descartes

Günümüzde yapay zekâ, otomasyon, robotik ve biyoteknoloji dünyamızı hızla dönüştürmeye devam ediyor.
Rutin ve otomatikleştirilebilir işler makineler tarafından birer ikişer yapılabilir hale geliyor.
Birçok iş kolunda birçok mesleği de önümüzdeki yıllarda robot ve makinelere devredeceğimiz kesin.
Ama hala aramızda çok ama çok değerli bir fark var: Düşünebilme yeteneği.

Sadece bilgiye sahip olmak uzun zamandır zaten yeterli gelmiyordu.
Bilgiye erişebilmek yıldan yıla daha kolay ve ucuz hale geldi.
Bilgiye hangi yollardan ve nasıl ulaşabildiğimiz, nasıl yorumladığımız, hangi soruları sorduğumuz ve hangi anlamlar çıkardığımız asıl mesele oldu.
İşte tam da burada Descartes’ın sözü geleceğin mesleklerini tanıma adına hepimiz için bir pusula görevi görüyor.

Rene Descartes, 17. yüzyılda söylediği tek bir sözle hem felsefenin hem de insanlığın düşünce akışını değiştirdi.
Bu söz, o dönemde insanın varlığını sorgulayan bir başlangıç noktası gibiydi.
Ona göre insan varlığının en kesin kanıtı düşünebiliyor olmamızdı.
Oysa bugün bu cümlenin ağırlığı çok farklı bir şekilde karşımıza çıkıyor.

İnsan olmanın en belirgin özellikleri düşünebilen ve sorgulayabilen varlıklar olması.
Evet, makineler de düşünüyormuş gibi görünyor, yazıyor, çiziyor, sorulara cevap veriyor, analiz yapıyor.
Ama tüm bunlara rağmen hala daha varoluşunun anlamını sorgulayan bir robot göremedik.
İşte bu yüzden geleceğin meslekleri, insanın düşünme cesaretine bağlı olacak.

Geleceğin iş dünyasında sadece düşünmek bizi ayakta tutmayacak.
Gelecekte bilgiyle anlam üretenler değer kazanacak.
Gelecekte başkalarının düşünme biçimini bir şekilde değiştirebilenler fark yaratacak.
Gelecekte sadece verilen görevi yapanlar değil, neden yaptığını sorgulayarak gelişebilenler öne çıkacak.

Descartes'ın 400 yıl önce söylediği bu zamansız söz bugün de geçerli ve geleceğin mesleklerinin en güçlü anahtarı olarak önümüzde duruyor.
Var olmak demek sadece yemek, içmek, yaşamak değil; soru sormak, anlam aramak, üretmek ve faydalı olmak demek.
Geleceğin dünyasında, yapay zekâ birçok şeyi yapacak ama bizi anlamayacak ve bizim yerimize düşünemeyecek.
İşte bu yüzden gelecekte kim olduğumuzu ve ne iş yapacağımızı nasıl düşündüğümüz belirleyecek.

18 Ağustos 2025 Pazartesi

Ödül ve Ceza Neye Çare?

Öğrencilik hayatımda çok çalışkan bir öğrenci olmasam da her zaman araştırmaya, kurcalamaya ve öğrenmeye yatkın oldum.
İnişli çıkışlı eğitim-öğretim hayatımda her zaman yüksek notlar almasam da girdiğim bütün sınavları kazanarak gerçek diplomalar hak ettim.
Küçükken, akranlarım ailelerine bol "pekiyi"li karnelerini götürdüklerinde güzel hediyeler ve ödüller alırdı.
Bense "Bu zaten senin görevin, yapman gerek." cevabını alırdım ve zamanla ödül beklentisine girmemeyi öğrendim.

Bu durumun bana o zaman için nasıl faydalarının olacağını asla bilemezdim.
Ama yıllar sonra Deci ve Ryan’ın araştırmalarıyla karşılaştığımda kendi hayatımın da aslında bilimsel bir karşılığı olduğunu gördüm.
Bugün geçmişe dönüp baktığımda aslında epistemik merakımı ve bitmek bilmeyen, bir türlü tatmin edemediğim öğrenme arzumu buna borçlu olduğumu anlayabiliyorum.

Edward Deci ve Richard Ryan tarafından geliştirilen "Öz Belirleme Kuramı" bu düşüncemin doğruluğunu kanıtlıyor.
Başarıya giden yolda bizi en çok motive eden şey notlar, ödüller ya da başkalarının övgüleri değil.
Asıl gücümüz, kendi merakımızdan, kendi seçimlerimizden ve kendi yeterliliğimizi hissetmemizden gelir.
Yani gerçekten sevdiğimiz, seçtiğimiz ve içinde gelişebildiğimiz şeylerde çok daha mutlu ve başarılı oluruz.

Kuramın isim babalarından Edward Deci 1970'lerde soma küpleri deneyi gerçekleştirdi.
Bu küpler çözmeleri için üniversite öğrencilerine verildi.
Bir gruba bulmaca çözdüklerinde ödül olarak para verilirken, diğer gruba herhangi bir ödül vadedilmedi.
Ödül verilen öğrenciler bulmacayı sadece ödül varken çözdüler ve ödül ortadan kalktıkça ilgileri de hızla azaldı.
Diğer yandan ödül verilmeyen grup ise kendi içsel meraklarıyla oyuna ve bulmacayı çözmeye devam etti.

Bu deney o dönem için oldukça sıradışı olarak “Ödüller motivasyonu öldürebilir.” düşüncesini ortaya koydu.
Bu sonuç, o zamana kadar yaygın olan ve kabul gören “davranışçılık” yaklaşımına tamamen tersti.
Çünkü davranışçılar ödülün motivasyonu her zaman artıracağını düşünüyordu.
Ama insanın içinde zaten var olan öğrenme ateşi, dışarıdan verilen bir ödül yüzünden sönüp gidebiliyordu.

Kuramın diğer destekçisi Richard Ryan’ın klinik ve eğitim çalışmaları da benzer sonuçlar sundu.
Öğrencilerin öğrenme süreçlerinde, hastaların tedavi süreçlerinde ve bireylerin iş hayatında not, para, ceza gibi baskılar ile merak, ilgi, anlam duygusu gibi iç motivasyonlar arasındaki farkları gözlemledi.
Dış baskı ve ödüller kısa vadede işe yarıyor gibi görünse de uzun vadede motivasyonu ve tatmini benzer şekilde düşürüyordu.

İnsanı yönlendirmenin en etkili yolunun “ödül ve ceza” olduğu düşüncesi bu çalışmalardan sonra büyük bir darbe aldı.
Deci ve Ryan'ın deneyleri bunun tam aksini gösterdi.
İnsan doğası gereği öğrenmek, keşfetmek ve üretmek istiyor ama dış baskılar bu doğal isteği köreltiyor.

İnsanların gerçek anlamda motive olabilmeleri için üç temel psikolojik ihtiyacın karşılanması gerekiyor.
Kendi kararlarını verebilme yani seçme hakkına sahip olma, bir şeyleri başarabildiğini veya geliştiğini hissetme ve bir yere ait olma ya da anlamlı ilişkiler kurma.
Bu üç ihtiyaç doyurulduğunda insanlar öğrenmeye, gelişmeye ve üretmeye doğal bir şekilde yöneliyor ve daha özgüvenli oluyorlar.
Bastırıldığında ise motivasyon kayboluyor ve sadece zorunluluktan yapılan işler ortaya çıkıyor.

Çocuklarımızın hayatlarında başarılı olabilmeleri için ödüller ve notlar belki önemli olabilir.
Ama etkileri geçici olacak ve en kalıcı motivasyon içlerinden gelecek.
Eğer bir mesleğe yönelmek istiyorlarsa sırf para, statü ya da başkalarının beklentisi için değil, kendi ilgi ve değerleri doğrultusunda seçmeliler.
Gerçek başarı ve tatmin sadece kendileri istediği için yaptıklarında gelecek.

Onlara sadece ödül ve ceza sistemiyle yaklaşmamalıyız.
Onlara seçim hakkı vermeli, kendi kararlarını almalarına fırsat tanımalı ve hata yapmanın gayet doğal olduğunu öğretmeliyiz.
Verebileceğimiz en büyük destek çocuklarımızın özerklik, yeterlik ve ilişki ihtiyaçlarını karşılamak adına olmalı.

Çocuklarımız kendi seçimlerini yapabilmeliler.
Bu onlara sınırsız özgürlük sunmak değil, kendi kararlarını alacak alan bırakmak demektir.
Kendi seçimlerinin sonuçlarını yaşadıkça hem sorumluluk duyguları hem de iç motivasyonları artacak.

Çocuk bir işi başarabildiğinde, öğrenmeye ve denemeye devam etme isteği de güçlenir.
Bu yüzden uygun zorlukta görevler vermeli ve küçük de olsa başarılarını ve gösterdikleri emeği fark edip takdir etmeliyiz.

Çocuklar kendini değerli, kabul görmüş ve sevilmiş hissettiklerinde hedefe daha iyi odaklanırlar.
Bunun için sadece başarılı olduklarında değil, başarısız olsalar da yanlarında olduğumuzu hissetmeliler.
Onları dinlemek, fikirlerini önemsemek, hatalarını öğrenme fırsatı olarak görmelerini sağlamak onlara sunacağımız en etkili rehberlik olacak.

Hayatta en büyük ödül, içimizdeki merakı kaybetmeden ilerleyebilmektir.
Notlar puanlar geçer gider, ödüller unutulur.
Ama bize bir ömür boyu yol gösterecek iç motivasyonumuz hep bizimle kalır.

11 Ağustos 2025 Pazartesi

Ne Sevdiğine Değil Ne Sevmediğine Bak


Gençlerimiz üniversite tercih döneminde yüzlerce meslek arasında seçim yapmak zorunda kalıyor.
Ellerindeki listelerinde mühendislik, tıp, psikoloji, hukuk, işletme alanlarından onlarca alternatifle geliyorlar.
Bazı meslekler üzerinde uzun uzun konuşabilirken bazılarını tek bir an bile düşünmeden eliyorlar.
İşte bu davranışları aslında sanıldığından çok daha önemli ipuçları veriyor.

Psikolog Leona E. Tyler, yıllar önce danışanlarının meslek seçimlerinde ilginç bir durum gözlemledi.
İnsanlar meslekleri değerlendirirken sevdiği seçenekleri uzun uzun tartışıyor, ama sevmediklerini çok hızlı ve net bir şekilde eliyordu.
Üstelik bu eleme kararları çoğu zaman seçimlerden daha güçlü gerekçelere dayanıyordu.

Bu durumu fark ettiğinde insanların hangi meslekleri kendilerine uygun gördüklerini ve hangilerinden kaçındıklarını analiz etmek amacıyla bir teknik geliştirdi.
"Seçim Deseni" (Choice Pattern) adını verdiği bu teknikle meslek seçimi sürecini kolaylaştırmayı hedefledi.
Danışanlarına üzerinde farklı meslek adları yazılı kartlar veriyor, bu kartları “seçilebilir” ve “seçilemez” diye ayırmalarını istiyordu.
Ardından her kararın nedenini soruyor ve anlamaya çalışıyordu.

Sonuçlar gerçekten çarpıcıydı.
Bir öğrenci “İnsanlara yardımcı olmayı severim” diye “doktor” kartını seçerken, “madenci” kartını “Ortam kirli ve tehlikeli, hiç bana göre değil.” diyerek kesin bir şekilde reddediyordu.
Bireylerin bazı mesleklerden kaçınma davranışları, onların mesleki yönelimlerini bir şekilde şekillendiriyordu.
Seçme gerekçeleri belirsizken, reddetme gerekçeleri keskin ve net oluyordu.

Tyler, bireylerin mesleki tercihleri oluştururken “sevdiklerini" yerine “sevmediklerini/kaçındıklarını” temel aldığını gözlemledi.
Bu yaklaşım, meslek tercihlerinde olumsuz motivasyonların ve sevmediğimiz şeylerin düşündüğümüzden daha etkili olabileceğini gösteriyor.
Çalışmanın sonuçlarına göre sevmediğimiz alanlar kişilik yapımız, değerlerimiz ve yaşam hedeflerimiz hakkında çok şey söylüyor.
Hem de bu olumsuz liste, olumlu listeden çok daha belirleyici olabiliyor.
Bu bakış açısıyla meslek seçerken “hangi işi yaparım?” sorusuyla beraber “hangi işi asla yapmam?” sorusuna da cevap aramalıyız.

Meslek seçerken karar verme sürecini anlamak, seçenekleri keşfetmek ve seçimlerinin arkasındaki farkları gerçekten anlamak bu yolculuktaki en önemli adımlardan biri.
Sadece popüler ya da iyi kazanan meslekleri değil, keşfedilmeyi bekleyen meslekleri de araştırmak ve tanımak gerekiyor.
Bir mesleği neden sevdiğimizi ya da neden sevmediğimizi net bir şekilde değerlendirebiliyor olmalıyız.
Seçme nedenlerimizin iç faktörlerden mi yoksa dışardan gelen dayatmalarla mı şekillendiğinin farkında olmalıyız.

Bu konuda ailelere de önemli görevler düşüyor.
Çocuklarımızın seçilebilecek olası meslekler listesini olabildiğince çeşitlendirmeli ve bunun için destekleyici olmalıyız.
Kaçındığı veya çekindiği meslekler üzerine konuşarak bunun sebeplerini anlayabilmek için çaba harcamalıyız.
Kendilerini doğru bir şekilde değerlendirebilmeleri için teşvik etmeli, onlara ön yargısız bir şekilde kulak vermeli ve seçimlerini tüm nedenleri ortaya koyarak yapmaları gerektiğinin önemini hissettirmeliyiz.

Hayatta seçenekler sonsuz gibi görünür.
Ama her seçim, diğer olasılıkları biz farkına bile varamadan kapatır.
İşte bu yüzden, meslek yolculuğunda atacağımız adımlar kadar, atmayacağımız adımlar da kim olduğumuzu belirler.
Bazen kapattığımız kapılar, açtıklarımızdan daha çok şey anlatır ve seçtiklerimizden daha çok seçmediklerimiz bizi tanımlar.

4 Ağustos 2025 Pazartesi

Şans Sadece Hazır Olanların Kapısını Çalar

"Kendine güvendiğin zaman nasıl yaşayacağını göreceksin."
                                                                            Goethe

İşyerinde yıllarca beraber çalıştığım mesai arkadaşım vardı.
Herkes kendine verilenle yetinirken, o sürekli kendini geliştirmek için durmadan çabalardı.
Yeni yollara açılacak yeni kapıları açılsa da açılmasa da çalmaya devam ederdi.
Vazgeçmeden, geri adım atmadan devam ettiği denemelerinin sonunda bir gün beklediği kapılardan biri açıldı.
Birçok kişi için şaşırtıcı oldu, birçok kişi de benzer tepkiler verdi.
"Ne şans ama, çok iyi yere gittin, yırttın valla!"

Ama aslında bunun adına şans denmiyor.
Çünkü o şanslı değildi, sadece hazırdı.

Şans, zannedildiği gibi dışardan gelen bir rastlantı değildir.
Fırsatlar ayağımıza sürekli gelir.
Eğer geldiği zaman onu tanıyıp değerlendirebilecek bilinciniz varsa kullanırsınız.
Bu bilinç yoksa da önümüzden sessizce geçip gider.
Çünkü hazır değilsek fırsatlar görünmezdir, göremez ve fark edemeyiz.

Bugün meslek seçimiyle boğuşan binlerce gencin ve ailenin unutmaması gereken önemli bir konu var.
“Şans” gibi görünen başarılar sadece görünmeyen hazırlıkların ürünüdür.
Kendini tanıyanlar, geliştirenler, yenilikleri takip edenler ve hayallerinin peşinden gidenler şans için hazır olurlar.
Zaten şans da hazır olanları seçer.

Gençler; başarıya veya arzu ettiklerinize kavuşmanız için sizden beklenen şey “şanslı olmak” değil, "hazır olmak".
Başarı bir sonuçtur, hazırlanmak ise o sonucu mümkün kılan tek yoldur.
Bu yüzden başarıya ulaşmak için değil, hazır olmak için çabalamalısınız.

Dünyada hiçbir başarı şans eseri tesadüfen kalıcı olmadı ve olmayacak da.
Sınavlar, puanlar, gittiğimiz okullar, tanıştığımız insanlar hepsi birer fırsat olabilir.
Ama bu fırsatları değerlendirme gücümüz zihinsel ve duygusal olarak hazır olmamıza bağlı.

Herkes ders çalışmak için sebep ararken, sizin çalışacak sebebiniz varsa farkınız olur.
Herkes lazım olursa bakarız derken, siz oturup bir program öğrenirseniz farkınız olur.
Okuduğunuz kitapların, öğrendiğiniz becerilerin, çözdüğünüz problemlerin hepsi, sizi şans geldiğinde onu tanıyacak ve değerlendirecek kişi haline getirir.

Hazır olmak sadece bilgi birikimi değil; merak, sabır, azim ve kararlılığın bütünüdür.
Karşınıza çıkan küçük bir detay bile eğer hazırsanız bambaşka kapılara götürebilir.
Çünkü şans, kapınızı çalmaz.
Siz ona hazır olduğunuzda zaten orada bekliyordur.

Anne-babalar olarak çocuklarımızın hayatında hiçbir zaman keşfedemeyeceğimiz kadar büyük ve sınırsız etkilerimiz oluyor.
Ama onlara yapacağımız en büyük iyiliklerden biri, onlara şanslı olmayı değil hazır olmayı öğretmek olacak.

Hazır bir zihin yetiştirmek için ezber bilgi yerine sorgulayarak öğrenmeyi edinmeliler.
Sadece başarı ya da sonuç odaklı olmak yerine deneme-öğrenme yolundan gitmeliler.
İç dünyalarında sahip oldukları benzersiz duyguları ve değerleri, dışardan elde edebilecekleri ya da onlara verilecek ödüllerden daha kıymetli ve önemli kalmalı.

Hazır olanlarımıza fırsatlar gelmeye devam edecek.
Hazır olanlar şanslı kalmayı sürdürecek.

En çok kazandıracak işler ya da geleceğin mesleklerini arayıp bulmakla zaman harcamak yerine bu meslekler için "hazır" olmak için gayret edilmeli.
Bugün hala adı konmamış meslekler keşfedilmemiş kariyer fırsatları var.
Bu meslekleri keşfedecek olanlar, şanslılar değil hazır olanlar olacak.

29 Temmuz 2025 Salı

Bir Hayale İnanmak Neyi Değiştirir?


Sosyal medyada ekranımı aşağı doğru kaydırırken akıl almayacak derecede sınırları zorlayan başarı hikayeleri görüyorum.
Eğitim anlayışımıza göre başarısız kategorisinde değerlendireceğimiz bu profiller, düzeylerinin kat kat üzerinde başarılar elde edebiliyorlar.
Kurulan hayaller, hayallerin peşinden gitmeler, bu uğurda çekilen sıkıntılar, başarıda bunların tamamı şüphesiz çok önemli rol oynuyor.
Ama hedef ve başarı için bunların dışında bilimsel olarak da kanıtlanmış çok daha önemli bir anahtar rol hakkında yazmak istiyorum:
Başarıya ulaşacaklarına olan sarsılmaz inanç düzeyleri.

Bireylerin ilgi duydukları alanları, meslek hedeflerini ve kariyer kararlarını nasıl şekillendirdiklerini açıklamaya çalışan bir teori var.
Robert Lent ve ekibi tarafından 1990'lı yıllarda geliştirilen Sosyal Bilişsel Kariyer Teorisi.
Psikologlar lise ve üniversite öğrencileriyle yüzlerce görüşme gerçekleştirerek teorinin temelini attılar.
Araştırmalarının sonucunda öğrencilerin meslek ve kariyer seçimlerinde kendi potansiyellerine duydukları inancın belirleyici olduğunu keşfettiler.

Araştırma boyunca gözlemledikleri, eğer bir genç başarılı olabileceğine inanıyorsa kariyerini ona göre şekillendiriyordu.
Başarısız olacağına inananlar ise yetenekli oldukları alanlara bile yönelmiyorlardı.
Yine aile ve öğretmenlerin de onların sahip olduğu inancı beslemeleri ve desteklemeleri kritik bir öneme sahipti.

Sosyal Bilişsel Kariyer Teorisi potansiyelin tek başına yetmeyeceğini, ona inanmanın ve onu geliştireceğine güvenmenin zorunlu olduğunu anlatıyor.
Başkalarının beklentilerinden sıyrılıp kendi hedefini belirleme cesareti kazandırıyor.
Hedef belirlerken sadece ilgi ve yeteneklere göre değil, öz yeterlik ve beklentinin de dikkate alınması gerektiğini gösteriyor.

Teoriye göre meslek seçerken üç temel özelliğimizi hesaba katmalıyız.
Öz yeterlik inancı, yani bir beceriyi öğrenebileceğimiz ve bir işi yapabileceğimiz hakkında duyduğumuz öz güven.
Sonuç beklentisi, yani çabalarsak buna değeceğine ya da harcayacağımız emeklerin karşılığını alabileceğimize olan inancımız.
Ve son olarak hedeflerimize varmaya çalışırken yanımızda kimlerin olduğu, bizim için neleri feda edebilecekleri ve göze alabilecekleri.

Çocuklarımızın başarısı sadece zekalarına bağlı olmayacak.
Nelerin mümkün olduğunu anlamalarına neden olacak bakış açıları kazandırmak, onların hayal ve hedef oluşturma kapasitelerini genişletiyor.
Yani onlara inanan insanlar da başarıyı önemli ölçüde etkiliyor.

En başta kendi inancımızı canlı tutmalı, sonrasında çocuğumuzun başarılı olacağına dair inancını güçlendirmeliyiz.
Çabalarının sonuçlarını somut şekilde görmelerine imkan tanıyarak onlara model olmalıyız.
İnandıkları, çalıştıkları ve denedikleri zaman neleri değiştirebilecekleri görmelerini sağlamalıyız.

Çocuklarımız ilgi alanları keşfederken engellerini de farketmeliler.
Yetenekleri sadece doğuştan gelmiyor, yeteneği olabileceğine duydukları inançtan da geliyor.
Kendine olan inançları onları bir konuda yetenekli kılacak ve harekete geçirecek.
Bu yüzden başkalarının ne düşündüğünden çok kendi haklarında ne düşündükleri asıl belirleyici.

Hayattaki bazen en büyük sınavımız, başkalarını değil kendi zihnimizi ikna etmek.

23 Temmuz 2025 Çarşamba

Eğitimde Fırsat Eşitliği Çözüm mü?

1960'lı yılların Amerika'sı siyah-beyaz ayrımının zirve yaptığı zamanlardı.
Sanki iki farklı türlermiş gibi hayatın her alanında insanlık onurunu ayaklar altına alırcasına eşitsizlikler vardı.
Aynı tuvaleti bile kullanmaları yasak olan bu insanlar için ayrı okullarda ayrı eğitimler veriliyordu.
Dönemin ABD yöneticileri bu farklılığa rağmen eğitimde fırsat eşitliğini sağladıklarına inanıyorlardı.
Ama siyah ve beyaz öğrenciler arasında neden başarı farkı olduğunu bir türlü açıklayamıyorlardı.
Bunu anlayabilmek için de James Coleman ve ekibinden bir araştırma yapmaları istediler.

ABD eğitim tarihinin en kapsamlı ve önemli araştırması olan meşhur "Coleman Raporu" bu şekilde hazırlandı.
James Coleman sosyoloji alanında günümüzde bile sonuçları halen kullanılan çalışmalar gerçekleştirmiş bir akademisyen.
Çalışmasında 650 bin öğrenci ve 60 bin öğretmen ile anketler gerçekleştirdi ve çok büyük bir veri topladı.
Farklı bölgelerden, ırklardan ve sosyoekonomik sınıflardan gelen öğrencilerin eğitim performanslarını karşılaştırmak istiyordu.

Beklenti belliydi.
Öğrencilerin başarısını belirleyecek faktörler okulun fiziksel yapısı, kaynakları, öğretmen kalitesi olmalıydı.
Ancak Coleman Raporu çok çarpıcı bir gerçeği gözler önüne serdi.
Öğrencinin başarısını en çok etkileyen şeyler, ailesinin sosyoekonomik durumu, ev ortamı ve çevresiydi.
Yani çocuğun evinde kitap olup olmaması, anne-babanın eğitim düzeyi, çocuğun ailesi ile kurduğu iletişim ve akranlarının durumu başarıyı çok daha fazla etkiliyordu.
Öğrencinin sınıfındaki diğer öğrencilerin sosyoekonomik durumu önemli bir etkendi.
Çalışkan ve iyi durumda olan öğrencilerle birlikte olmak, diğer öğrencileri de yukarı çekebiliyordu.

Rapor ve sonuçları o dönem sadece eğitimcileri değil, tüm toplumu derinden sarstı.
Çünkü eğitimde eşitliği sağlamak için sadece okulları düzeltmek yeterli olmayacaktı.
Ailelerin ve sosyal çevrenin de iyileştirilmesi ve dönüşmesi gerekecekti.
Bu yüzden her öğrenciye aynı fırsatları sunsanız bile aynı başarı elde edilemiyordu.

Doğru meslek seçiminde de aynı eğitim başarısında olduğu gibi sadece bireysel ilgi ve yetenekler yeterli gelmiyor.
Aile yapısı, ekonomik imkanlar, çevresel koşullar ve sosyal etkileşimler de doğru karar vermede etkili oluyor.
Gençlerin içinde yaşadığı çevrenin sunduğu fırsatlara ve engellere de bakmaları ve ona göre bir karar vermeleri gerekiyor.

Çocuklarımız, potansiyellerini gerçekleştirecek yol ve modelleri çevresinde hiç görmemiş, daha önce denk gelmemiş olabilirler.
Hayatlarını değiştirecek rol modellerden yoksun büyümüş, bazı hayallerin mümkün olabileceğini hiç duymamış veya düşünememiş olabilirler.
İlgi duyabilecekleri ya da başarılı olabilecekleri alanlarla hiç tanışmamış da olabilir.
Doğal olarak da, kendi içlerindeki potansiyelin hangi yöne evrilebileceğini hiçbir zaman bilemeyecek ve görmedikleri hayalleri kuramayacaklar.

Bu yüzden bilinçli bir rehberlik ile sosyoekonomik sınırların ötesini de düşünmelerini sağlamalıyız.
Öğrencinin hayallerini, sadece içinde büyüdüğü evin duvarlarıyla ve bulunduğu çevreyle sınırlamamalıyız.
Onlara daha fazlasını hayal edebilecekleri pencereler açmalıyız.

Bugün meslek seçiminde olan gençlere ve ailelerine düşen görev, yalnızca iyi okullara girmek ya da popüler meslekleri seçmek olmamalı.
Bir çocuğun geleceği, sadece içindeki potansiyele değil, çevresindeki insanların o potansiyele ne kadar inandığına da bağlı.
Kendi gerçekliğini aşabilecek gücü fark edemeyen gençlerin geleceği sağlıklı şekillenemiyor.
Bunu yapabileceğine inanmayan çocuklarımız başkalarının çizdiği sınırlar içinde yaşamaya mecbur kalıyor.

17 Temmuz 2025 Perşembe

Erdemli Meslek Seçimi


Kariyer danışmanlığı görüşmelerimizde haklarında uzun uzun yazılar yazılacak gençlerle karşılaşıyoruz.
Kimi yapay zeka alanında kariyer yapabilecekken sağlık alanında çözümler üretebilmek veya engellilerin hayatlarını kolaylaştırabilmek için bu yönde ilerlemek istiyor.
Kimi hakim veya savcı gibi saygın ve güvenceli meslekler dururken, haksızlığa uğrayan çocukları savunabilmek ve koruyabilmek için bu alana yöneliyor.
Bazı mühendislik mezunlarının yüksek maaşlı ama çevreye zarar verecek işler yerine doğaya duyarlı sürdürülebilir projelerde ilerlemeye çalıştığına denk geldim.
Yine yakın çevremde son derece başarılı tıp kariyeri olduğu ve özel hastanelerden cezbedici teklifler aldığı halde sağlık hizmetlerine erişimi kısıtlı olan yerlerde çalışmayı isteyerek ve severek tercih edenleri görüyorum.

Etrafımızda bunlar gibi insanların varlığına sizler de her zaman her yerde şahit olabilirsiniz.
Bu kişiler daha az kazanmalarına rağmen vicdanlarının sesini dinliyor, ihtiyacı olan insanlara gerçek anlamda fayda sağlıyor ve toplumda farkındalık ya da dönüşüm gerçekleştirmeye çalışıyorlar.
Kendi iç sesleriyle yüzleştikten sonra hem bireysel hem de toplumsal olarak doğru olduğuna inandıklarını seçme cesaretini gösteriyorlar.

Gençler mesleklerini seçiyor.
İyi para kazanmak için, saygınlık ve itibar elde etmek için, önemli biri olmak için veya ailesinin beklentilerini karşılamak için tercihler yapıyorlar.
Ama çok azı “daha iyi bir insan olmak için” meslek seçiyor.

Meslek sadece çalışacağımız ve para kazanacağımız bir iş ya da geçim aracı değil, olmamalı.
Nasıl yaşamak istediğimizin, kim olmak istediğimizin ve bu dünyaya nasıl bir iz bırakmak istediğimizin cevabı olmalı.
Karakterimizin yansıması, vicdanımızın sesi de dahil olmalı bu sürece.

Meslek seçiminde yaptığımız belki de en büyük hatalardan biri, erdemli olmaya değer vermememiz ve bunu ihmal etmemiz.
Meslek seçimini sadece bireysel başarı ve çıkar üzerinden değerlendirmek zamanla toplumda büyük yaralar açıyor.
İnsani, ahlaki ve etik değerleri es geçiyor ya da umursamıyoruz.

Erdemli insanların mesleklerini erdemli şekilde yaptığı toplumlar sadece kalkınmakla kalmıyor, aynı zamanda daha yaşanabilir, adil ve huzurlu hale de geliyor.
İsveç, Norveç, Finlandiya gibi İskandinav ülkeleri bunun güzel örnekleri.
Bu ülkelerde bir iş değil de bir sorumluluk olarak görülen öğretmenlik gibi meslekler en büyük saygıyı görür.
Çünkü eğitim toplumun vicdanı olarak kabul edilir.

Japonya’da bir çöp toplayıcının işi, toplum hizmetleri için büyük önem taşır.
Çünkü orada temizlik, sadece estetik değil, ahlaki bir değerdir.
İşini iyi yapan herkes büyük saygı görür.
Erdemli meslek anlayışı bizdeki gibi sadece üst düzey mesleklerde değil, hayatın her alanına kendini gösterir.

Almanya gibi sanayi ve üretim odaklı ülkelerde ise ustalık ve mesleki etik kutsal kabul edilir.
Ustalar sadece teknik bilgiye değil, disipline, dürüstlüğe ve işine sadakate de sahip olmalıdır.
Ahlaki değerlere bağlı bu zihniyet sayesinde üretim sorunsuz olur, ürünlerine güvenilir damgası vurulur.

Biz peki onlara göre çok mu gerideyiz?
Çoğu zaman görünmez olsa da ülkemizde de mesleğini erdemle yapan insanlar da var.
Çocuklarımıza insanlık aşılayarak geleceğe hazırlayan sessiz sedasız çalışan öğretmenler, ellerindeki kısıtlı imkanlarla mucizeler yapan vicdanlı sağlık çalışanları, haksızlığa yanlışa hiç gelemeyen adalet temsilcileri, rüşvet reddeden kamu çalışanları gibi binlercesi...
Toplumumuz hala bu erdemli insanların omuzlarında yükseliyor.
Ahmet Şerif Hoca bir konuşmasında bahsetmişti.
Türkiye'de suçlar, haksızlıklar ve adaletsizlikler sadece nüfusun %10'una ait, büyük çoğunluk temiz ve düzgün yaşamaya çalışıyor.

Başarıyı para, şöhret ve makam mevki üzerinden tanımladıkça yanlış yapmaya devam edeceğiz.
Bir toplumda insanlar sadece kazancı için meslek seçerse, adaletsizlik, yozlaşma ve çıkarcılık sıradanlaşır.
İnsanlar erdemli olmayı kazancın önüne koyup meslek seçerse, güven, saygı, ahenk ve huzur kalıcı olur.
Erdemli meslek seçimi, insanın kendi vicdanıyla başkalarının iyiliği arasında kurduğu bağdır.
Bu bağ ne kadar güçlü olursa, toplum da o kadar güçlü olur.

Öne Çıkan Yayınlar

Dijital Çağda Asım'ın Nesli Olmak

"...Asım'ın Nesli diyordum ya, nesilmiş gerçek..."                                              Mehmet Akif Ersoy Her semineri...