Teknolojiye Karşı İnsanlık Devrimi

İnsanlık devrimi


Her gün yeni bir yapay zeka modeli, yeni bir robot ya da yeni bir otomasyon haberi almaya devam ediyoruz.
Sanki dünya birileri ileri sarıyormuş gibi hızlanıyor, her uyanmamızda teknoloji artık dünde kalıyor.

Almanların dev firması Siemens fabrikalarında üretimin %75'ini otonom olarak gerçekleştiriyor.
Çin'deki bir yarı iletken fabrikasında yapay zeka teknolojileriyle üretim %70 artırılmış ve neredeyse sıfır hata ile üretim yapıyorlar.
ABD'li Under Armour, fabrikasında 3D baskı, otomatik kesim ve akıllı dikiş teknolojileriyle kişiselleştirilmiş üretime geçiş yaptı.
Bizde de Kocaeli'nde Ford Otosan fabrikasında üretim süreçlerinde dijital ikiz ve IoT teknolojileri kullanılarak %12 verimlilik artışı elde edilmiş.

Yapay zekâ ve otomasyon teknolojileri, eşi benzeri görülmemiş bir hız ve güçle hayatımıza giriyor.
Ama bu güç, eğer insani değerlerle dengelenmezse büyük riskler getirecek.
Sorunsuz bir gelecek için makineler lehine değişen gücü dengeleyecek şey ise "İnsanlık Devrimi" olacak.
Bu devrimin temelinde en gelişmiş yapay zeka sistemlerinin bile taklit edemeyeceği insani yetenekler var.

İnsanlık devrimi, teknolojinin merkez güç haline geldiği çağda odağı makinelerden ve algoritmalardan yeniden insana ve değerlere kaydırma çabası olarak tanımlanıyor.
Tüm sanayi devrimlerinde olduğunu gibi günümüz teknolojileri de neyi nasıl ürettiğimizle ilgili.
İnsanlık Devrimi ise neden ürettiğimizle ve bu üretimin insanlığa nasıl hizmet edeceğiyle.
Daha insancıl olmak, teknolojiyi bize hizmet edecek şekilde yönlendirmenin ve adil, sürdürülebilir bir geleceği güvence altına almanın tek yolu.

Tüm yapay zekalar eğitildiği verilerdeki önyargıları yansıtıyor ve bu şekilde çoğalıyor.
Kararların adil, şeffaf ve sorumlu olmasını sağlamak için sistemi tasarlayan ve denetleyen insanlar etik bilincine sahip olmalılar.
Makineler rutin işleri üstlenirken insanlar için geriye sadece onların yapamadığı küçük işler kalırsa, toplumlarda amaç ve anlam krizi ortaya çıkar.
Bu krizi engelleyebilmek, bizi insan yapan duygusal ve yaratıcı rollerimize geri dönmemizle mümkün olacak.
Başka bir açıdan bakıldığında, otomasyonun işgücünü dönüştürdüğü bir ortamda insani beceriler ve yetkinlikler en değerli ve ikame edilemez yetenekler haline gelecek.

Yapay zekâ çağı insanı ikiye ayıracak: Veriyi yönetenler ve insanlığı yönlendirenler.
Birinci gruptakiler algoritmaları çalıştıracak.
İkinciler ise vicdanı ayakta tutacak.
Tarih ise, her zaman olduğu gibi insanlık adına cesurca karar verebilen vicdanlıları hatırlayacak.

“İnsan kalabilmek” artık bir erdem değil, hayatta kalma becerisi.
Hızla dijitalleşen bir dünyada hala hissedebilmek, adaleti menfaatin önüne koyabilmek, bir başkasının acısına kayıtsız kalmamak geleceğin en gelişmiş yetkinlikleri haline gelecek.
Çalışma dünyasında fark yaratanlar teknik becerileri yerine etik duruşlarıyla anılacak.
Geleceğin ekonomisi, makinelerin yapamadığı işleri yapan "Duygusal Zekâ" (EQ) üzerine kurulacak.
Bu yüzden 21. yüzyılın en büyük devrimi insanın kendini yeniden keşfetme ve güncelleme devrimi olacak.

Teknoloji İnsanlığı Nereye Taşıyor?

"Teknolojiler, insanları dönüşü olmayan yollara sokuyor.
Gelecekte sistemler insanların ihtiyaçlarına göre değil, insanlar sistemlerin ihytiyaçlarına göre düzenlenecektir.”
                                                                                Theodore Kaczynski

Kaczynski'nin "Industrial Society and Its Future" manifestosunda üzerinde ısrarla durduğu fikirleri uçlarda olsa da önemlidir.
Teknolojilerin önlenemez hızı, toplumların yapılarında oluşturduğu etkileri ve insanlığın doğayı tahrip etmesi hakkında argümanlar sunmuştur.
Modern teknolojilerin hayatlarımızı kolaylaştırdığını kabul eder.
Ancak diğer yandan da toplumları onlara bağımlı hale getirdiğini ifade eder.
Bu bağımlılıkların ise biz insanları sandığımız kadar özgür bırakmayacağı eleştirilerini getirir.

Evet, teknolojiler gelişiyor, bizler de uyum sağlıyoruz ya da uyum sağlamak zorunda kalıyoruz.
Çalışma ve yaşam biçimlerimiz hızla değişiyor, hıza yetişemeyenler sudan çıkmış balığa dönüyor.
İşlerin ve mesleklerin değişim ve dönüşüm süreci seri bir şekilde kısalıyor.
Meslek edinmek için aldığımız ya da bize verilen eğitimler de bu hıza yetişemediğinden anlamını kaybediyor.
Kaçınılmaz değişime ayak uydurmak sürekli daha da zorlaşıyor ve toplumlar "eşit" oranda adapte olamıyor.

Teknolojiler geliştikçe doğası gereği zaman zaman toplumun kontrolünden çıkar.
Son 2 yılda yapay zeka karşıtı yükselen seslerin dayanağı da genelde bu noktadan kaynaklanır.
Basit bir örnek; atom bombası teknolojisi büyük yıkım ve acı getirmişti.
Ancak aynı teknolojiyle nükleer enerji de kullanılmaya başlandı, tıp alanında kanser dahil birçok hastalık da teşhis ve tedavi edilebildi.
Her teknolojide olduğu gibi yapay zekanın iki yüzü ile mutlaka karşılaşacağız.

Teknolojilerin getirdiği değişimlerin, her zaman birilerinin ödemesi gereken bedelleri olur.
Hesabı da eşit bir şekilde paylaşılmaz, bazen sömürüleştirilen toplumlar, çoğu zaman da doğa ödemek zorunda bırakılır.
Günümüzde ülkeler yapay zeka, kuantum bilgisayar ve biyoteknoloji alanlarında teknoloji yarışında.
Ancak tarihte ilk defa bir teknoloji yarışında çıkarların tüm insanların yararına olması sesi gür çıkıyor.
Bedelin sadece gelişmemiş toplumlara, çevreye ya da gelecek nesillere bırakılmaması düşüncesi her kesimde destekleniyor.

Dijital dönüşümle birlikte ağır ve zor işlerin yanında birçok zihinsel beceri gerektiren işler de makinelere devrediliyor.
Tüm olası iş kayıplarına rağmen insanlık gerçek potansiyelini ortaya çıkarma şansına kavuşuyor.
Yeni ve çeşitli iş alanları oluşuyor ve bu alanlarda insanlara her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulacak.
İnsanlık çok uzak olmayan bir gelecekte yapay zekanın kendi zekasını aştığını da görecek ve yaşayacak.
Bu nedenlerle, insan-makine arasındaki sınırların belirsizleştiği bir dünyada daha sorgulayıcı, daha yaratıcı ve daha sorumlu olmamız gerekecek.

Yorumlar

Popüler Yayınlar

Hayat Denemeye Değer mi?

Yapay Zeka Bilinç mi Kazanacak, Vicdan mı?

Mutluluk Yasası

Mesleği Değil, Kendimizi Seçmek

"Keşke"siz Bir Hayat Mümkün mü?