Veda Bile Etmeden Gidenlerin Ardından
İşyerimizin 3 blok yan tarafında bir dönerci dükkanı var(dı).
Sabahları usta, dönerleri hazır ederken camın önünde bekleyen kediyi de ihmal etmezdi.
Sevimli kedi o kaldırımda karnını düzenli olarak doyurur, orayı evi olarak bilir, orada kendini rahat ve güvende hissederdi.
Ta ki kentsel dönüşüm nedeniyle bina boşaltılana ve dükkan başka yere taşınana kadar böyle devam etti.
İstanbul’un o meşhur gri sabahlarından biri daha.
Hava nemli, rüzgar insanın içine işliyor.
Ama o üşümüyor.
Ya da üşüdüğünü hissetmeyecek kadar yoğun bir bekleyiş ısıtıyor içini.
Hafızası ona diyor ki:
"Bekle. Burası güvenli. Burası bereketli. O kapı açılacak, o bıçak sesleri duyulacak ve önüne sıcak bir parça et düşecek."
Pati uçlarını gövdesinin altına, o küçücük sıcaklığı korumak için saklamış.
Gözleri kapıda.
Hani şu her sabah açılan, açılınca dışarıya güvenin, tokluğun ve şefkatin kokusunu yayan o kapıda.
Kulakları tetikte.
İçeriden gelecek o tanıdık tıkırtıyı arıyor.
Bıçağın tahtaya vuruşunu, döner ocağının harlanan sesini, hepsinden öte o gür sesiyle "Gel pisi pisi" diyen ustanın çağrısını.
O ses, onun dünyasındaki tek müzik.
O ses, yalnız olmadığının sesi.
Ama bugün itibariyle tam 1 haftadır ses seda yok.
Koku yok, sıcaklık yok.
Sadece camda asılı duran, rengi kan kırmızısı bir kağıt parçası var.
Rüzgar estikçe cama çarpıp soğuk, ruhsuz bir ses çıkarıyor.
Üzerinde "TAŞINDIK" yazıyor.
İnsanlar için sadece küçük bir detay, basit bir adres değişikliği.
Ama "okuma yazması olmayan" o küçük can için bu kelimenin anlamı çok daha ağır.
Belki de kendini suçluyor.
Belki "Dün fazla mı miyavladım?" diyordur.
"Acaba ayağına dolandım diye mi küstü bana?" diye düşünüyordur kim bilir.
Nereden bilsin kentsel dönüşümü, nereden bilsin betonların, rantların, tapuların dünyasını?
O sadece sevdiği ve güvendiği insanların bir veda bile etmeden, yeni yerlerini göstermeden, bir başını bile okşamadan buhar olup uçmasını anlayamıyor.
Dramın en korkunç yanı açlık değil ama.
Dramın asıl adı, "görmek ama okuyamamak".
Kurtuluşu, rızkı, geleceği sadece 350 metre ötede.
Dönerci dükkanı yok olmadı ki, sadece yer değiştirdi.
Ateş hala yanıyor, et hala dönüyor.
Ama o, değişimi okuyacak, tabeladaki harfleri bir yol haritasına dönüştürecek yetkinliğe sahip olmadığı için kendi sonunu o kapı eşiğinde hazırlıyor.
Kedi değişimi okuyamadığı için bekliyor.
Aynı günümüzde değişen dünyayı ve düzeni göremeyen, görmek istemeyenlerin kendilerini heba etmeleri gibi.
O kırmızı afişin üzerinde kurtuluşunun reçetesi yazıyor halbuki.
Aradaki mesafe sadece 350 metre.
Koşsa 2 dakikada orada.
Koklasa bulacak ama gidemiyor.
Ama okuma yazması olmayan, dünyayı sadece ezberlediği alışkanlıklarla yorumlayan o kedi için 350 metre aşılması imkansız bir okyanus kadar uzak.
O kapı eşiği onun eviydi.
İnsanlar evlerini kamyonlara yükleyip götürebilir ama kediler götüremez.
Kediler, anılarına ve mekanlarına gömülürler.
Saatler ilerliyor, günler geçiyor, hala gelen giden yok.
Kalabalıklar yanından akıp geçiyor.
Onu her görmemde dünyada tonla üzülecek şey dururken yine de yüreğim acıyor.
Çektiğim fotoğrafı gösterdiğim herkes gülüp geçiyor, kimse anlam yüklemek veya derine inmek istemiyor.
Kimse o gözlerdeki "Beni neden bıraktınız?" bakışını görmüyor.
Ama o hala bekliyor.
Çünkü gerçek sevgi, bazen gelmeyecek birini, boş bir dükkanın soğuk mermerinde beklemek demek.
Çünkü umut, hangi canlı olursa olsun, en son sönen ışık demek.
Biz insanlar okumayı söktük, şehirleri dönüştürdük, dev binalar diktik.
Ama bir kedinin sadakatini, bir canlının "beni unutmayın" diyen sessizliğini okuyacak alfabeyi çoktan unuttuk.
O ise orada beklemeye devam edecek.
Açlığı, umudunu yeneceği ana kadar.
Veya biz, o kırmızı tabelalara bakmaktan vazgeçip, yanımızdaki o sessiz bakışları görmeyi öğrenene kadar...
Yorumlar
Yorum Gönder