24 Kasım 2025 Pazartesi
Teknolojiye Karşı İnsanlık Devrimi
Her gün yeni bir yapay zeka modeli, yeni bir robot ya da yeni bir otomasyon haberi almaya devam ediyoruz.
Sanki dünya birileri ileri sarıyormuş gibi hızlanıyor, her uyanmamızda teknoloji artık dünde kalıyor.
Almanların dev firması Siemens fabrikalarında üretimin %75'ini otonom olarak gerçekleştiriyor.
Çin'deki bir yarı iletken fabrikasında yapay zeka teknolojileriyle üretim %70 artırılmış ve neredeyse sıfır hata ile üretim yapıyorlar.
ABD'li Under Armour, fabrikasında 3D baskı, otomatik kesim ve akıllı dikiş teknolojileriyle kişiselleştirilmiş üretime geçiş yaptı.
Bizde de Kocaeli'nde Ford Otosan fabrikasında üretim süreçlerinde dijital ikiz ve IoT teknolojileri kullanılarak %12 verimlilik artışı elde edilmiş.
Yapay zekâ ve otomasyon teknolojileri, eşi benzeri görülmemiş bir hız ve güçle hayatımıza giriyor.
Ama bu güç, eğer insani değerlerle dengelenmezse büyük riskler getirecek.
Sorunsuz bir gelecek için makineler lehine değişen gücü dengeleyecek şey ise "İnsanlık Devrimi" olacak.
Bu devrimin temelinde en gelişmiş yapay zeka sistemlerinin bile taklit edemeyeceği insani yetenekler var.
İnsanlık devrimi, teknolojinin merkez güç haline geldiği çağda odağı makinelerden ve algoritmalardan yeniden insana ve değerlere kaydırma çabası olarak tanımlanıyor.
Tüm sanayi devrimlerinde olduğunu gibi günümüz teknolojileri de neyi nasıl ürettiğimizle ilgili.
İnsanlık Devrimi ise neden ürettiğimizle ve bu üretimin insanlığa nasıl hizmet edeceğiyle.
Daha insancıl olmak, teknolojiyi bize hizmet edecek şekilde yönlendirmenin ve adil, sürdürülebilir bir geleceği güvence altına almanın tek yolu.
Tüm yapay zekalar eğitildiği verilerdeki önyargıları yansıtıyor ve bu şekilde çoğalıyor.
Kararların adil, şeffaf ve sorumlu olmasını sağlamak için sistemi tasarlayan ve denetleyen insanlar etik bilincine sahip olmalılar.
Makineler rutin işleri üstlenirken insanlar için geriye sadece onların yapamadığı küçük işler kalırsa, toplumlarda amaç ve anlam krizi ortaya çıkar.
Bu krizi engelleyebilmek, bizi insan yapan duygusal ve yaratıcı rollerimize geri dönmemizle mümkün olacak.
Başka bir açıdan bakıldığında, otomasyonun işgücünü dönüştürdüğü bir ortamda insani beceriler ve yetkinlikler en değerli ve ikame edilemez yetenekler haline gelecek.
Yapay zekâ çağı insanı ikiye ayıracak: Veriyi yönetenler ve insanlığı yönlendirenler.
Birinci gruptakiler algoritmaları çalıştıracak.
İkinciler ise vicdanı ayakta tutacak.
Tarih ise, her zaman olduğu gibi insanlık adına cesurca karar verebilen vicdanlıları hatırlayacak.
“İnsan kalabilmek” artık bir erdem değil, hayatta kalma becerisi.
Hızla dijitalleşen bir dünyada hala hissedebilmek, adaleti menfaatin önüne koyabilmek, bir başkasının acısına kayıtsız kalmamak geleceğin en gelişmiş yetkinlikleri haline gelecek.
Çalışma dünyasında fark yaratanlar teknik becerileri yerine etik duruşlarıyla anılacak.
Geleceğin ekonomisi, makinelerin yapamadığı işleri yapan "Duygusal Zekâ" (EQ) üzerine kurulacak.
Bu yüzden 21. yüzyılın en büyük devrimi insanın kendini yeniden keşfetme ve güncelleme devrimi olacak.
4 Kasım 2025 Salı
İnsan, Bilinç, Teknoloji, Toplum ve Yeni Düzen
Her çağ, insanın teknolojiyle kurduğu ilişkinin bir yansıması oldu.
Sanayi çağı kas gücünü, bilgi çağı zihinsel gücü öne çıkardı.
İçinde bulunduğumuz veri ve mobil çağında ise veriyi anlayanlar ile ürün ve hizmetlerini her an her yerde ulaştıranlar kazandı.
Şu an yapay zeka çağını yaşıyoruz.
Bu kez mesele sadece bilmek ya da kullanmak değil, çok daha farklı.
Asıl mesele, yapay zekayla nasıl bir ilişki kurduğumuz.
Birçoğumuz farkında olmadan yapay zekayı çoktandır hayatımıza dahil etmiştik.
Ama acaba biz mi onu yönlendiriyoruz, yoksa o mu bizi şekillendiriyor?
Günümüzde teknolojiyi sadece tüketenlere değil, onunla bilinçli bir ilişki kurabilen insanlara ihtiyaç duyuluyor.
Yapay zekayı hızlı ve sorunsuz kullananların sözü geçmiyor ama onunla daha iyi ve kaliteli sorular sorabilenler belirleyici hale geliyor.
Teknolojiye kendini tamamen teslim etmeden, onunla korkmadan sorgulayarak üretenler bilinçli ilişki kurmayı başarabiliyor.
Çağımızın en önemli gücü de zaten bilgiyle anlamlı bağ kurabilmekten geçiyor.
Bunun için de yapay zekanın karar alanını, sınırlarını, hatta etik durumunu tanımlayabilmek gerekiyor.
Yapay zekayla kurduğumuz ilişki, aslında gelmiş geçmiş tüm teknolojilerle olan en samimi temasımız.
Fakat bu temas çoğu zaman farkında olmadan yaşanıyor.
Bazılarımız için bir araç, bazılarımız için bir tehdit, ama giderek artan bir çoğunluk için ise düşünme biçimini dönüştüren bir ortak.
Bilinçli ilişki, teknolojiyi herkesin yaptığı gibi körü körüne takip etmek anlamına gelmiyor.
Nasıl, ne amaçla ve hangi değerlerle çalıştığını anlamaya çalışmamız gerekiyor.
Bir butona basmadan önce “Bu sistem neden böyle cevap veriyor?” diye sorgulamalı ve çıkan sonucu hemen doğru kabul etmeden önce hangi veriyle ve hangi bakış açısıyla üretildiğini anlamalıyız.
Yapay zeka ile olan ilişkimizi bir usta–çırak ilişkisi olarak görmek yerine karşılıklı bir diyalog ilişkisi olarak görmeliyiz.
Biz insanlar öğretiyor, yapay zeka ise öğreniyor.
Ama aynı zamanda biz de ondan hızlı düşünmeyi, farklı olasılıkları görmeyi ve yeni kombinasyonlar kurmayı öğreniyoruz.
Karşılıklı olan bu ilişkimizde dengeyi kurmamız ve devam ettirmemiz çok önemli.
Her şeyi ona devretmek yerine hareket alanımızı belirlemeli ve farkında olmalıyız.
Ne zaman sezgilerimize güveneceğiz, ne zaman kararı algoritmalara bırakacağız, bunu bilmeliyiz.
Zaten 21. yüzyılın en stratejik becerisi de tam olarak bu farkı görebilmek.
Bilinçli bir ilişki kurarken bilmemiz gereken bazı durumlar var.
Yapay zeka bir bilinç değil, bir yansıma.
Yani bizim ürettiğimiz verilerle şekilleniyor.
Teknoloji her şeyi mümkün kılıyor ama her şeyi doğru yaptığı anlamına gelmiyor.
Onu ezbere kullanmak yerine keşif duygusuyla kullanmak bizi daha hızlı geliştiriyor.
Bu yüzden deneyerek, sınırlarını zorlayarak ve yanlışlarından öğrenerek ilerlemek gerekiyor.
Günümüzde bu ilişkiyi herkes başarılı bir şekilde kuramıyor.
Sonuç yerine sürece odaklananlar, öğrenmeye istekli ve hevesliler kendi bilinçlerini de eğiterek kendilerini daha üst bir modele dönüştürebiliyor.
Eskiden insan teknolojiyi kullanırdı ama şimdi teknoloji insanın kendini tanıma biçimlerinden biri haline geldi.
Yapay zeka artık sadece verilen komutları yerine getiren bir araç değil.
Giderek amacı anlayan, hedef belirleyen ve kendi yolunu planlayan bir teknoloji haline geliyor.
Ajan temelli yapay zeka olarak tanımlanan bu yeni teknoloji bildiğimiz yapay zekanın çok ötesinde.
Belirli bir hedefi gerçekleştirmek için çevresini algılayan, kararlar alan ve bu kararları kendi kendine uygulayabilen yepyeni bir teknoloji.
Sistem artık "yap” komutunu beklemiyor, ne yapılması gerektiğini analiz edip ona göre yapıyor.
Yakın gelecekte bir okulda her öğrencinin öğrenme biçimini tanıyan ve zamanla onların ilgi alanlarını kendi kendine keşfedip önerilerde bulunan sistemler göreceğiz.
Ya da bir hastanede hastaların verilerini izleyip doktorlara erken uyarılar gönderen bir dijital asistan.
Yapay zeka ajanları büyük dil modelleri üzerine kuruluyor.
Bir amaca hizmet edecek, belirli göreveler ve bağlamlar için öğretilmiş bir yapay zeka.
Bir pazarlama ajanı, bir hukuk danışmanı, bir öğretim koçu ya da bir sürdürülebilirlik analisti gibi bizim dijital uzantılarımız olacaklar.
Ajan temelli yapay zeka ile sadece görevleri değil, sorumluluklarımızı da paylaşacağız.
Bunun için de yapay zeka ile ne yapabileceğimizi düşünmek yerine ona hangi alan ve konularda yetki vereceğimizi düşünmeliyiz.
Ajanların gücünü onlara aktardığımız insan bilgisinin derinliği belirliyor.
Eğer insan bilinçsizse, onun ajanı da öyle bilinçsiz kalacak.
Yani her güçlü yapay zekanın arkasında bilinçli bir insan var demek.
Yapay zeka bizim için çalıştığında güçlü, bizimle birlikte düşündüğünde anlamlı olacak.
Teknolojik devrimler her zaman insan ihtiyaçlarının izinden yürüdü.
Sanayi çağı, üretim ihtiyacından doğdu.
Bilgi çağı, hızla büyüyen veri yığınlarını anlamlandırma arayışından.
Bugün yapay zeka çağı ise dünyayı daha akıllıca yönetme ihtiyacından besleniyor.
Yani teknoloji hiçbir zaman kendiliğinden değişime neden olmadı.
Değişime neden olan ihtiyaçları ve beklentileri ile birlikte hep insanlardı.
Ama ilk defa bir teknoloji sadece bir araç olmak yerine oyunun aktif bir oyuncusu rolünde.
Ekonomik sistemler buna hızla uyum sağlıyor.
Üretim biçimleri “emek + makine” birlikteliğinden “insan + yapay zeka” birlikteliğine doğru kayıyor.
Enerji kaynakları eski zamanlardaki gibi tek başına stratejik güç değil artık.
Veri - yapay zeka birleşimi yeni güç oldu ve bu güç bireylerin de eline geçmeye başladı.
Artık bir kişi iyi eğitilmiş bir yapay zeka aracılığıyla koca bir ekibin yapabileceği kadar iş üretebiliyor.
Bir girişimci, kendi GPT’sini eğiterek müşteri hizmetlerinden içerik stratejisine kadar her süreci yönetebiliyor.
Bu sayede 1 çalışana sahip milyon dolar değerinde şirketler çoğalıyor.
Bu dönüşüm sadece ekonomiyi değil toplumsal yapıyı da dönüştürecek.
Çünkü roller de değişiyor.
Bazı meslekler yok olmayacak ama anlamını değiştirecek.
Yapay zeka işin teknik kısmını devralırken insan yorumlayan, bağ kuran ve anlam üreten tarafa geçecek.
Yakın gelecekte ekonomiler kaynakların en verimli biçimde dağıtıldığı sisteme doğru evrilecek.
Verimlilik sadece maddi değil, zamanın, emeğin ve bilginin de doğru yerde kullanılması anlamına gelecek.
Bütün bu dönüşümün merkezinde sürekli dile getirdiğim bir konu var:
Hiçbir algoritma veya kod parçası, vicdanıyla düşünen bir insanın yerini alamaz.
Ama onu tamamlayabilir ve doğru yönlendirildiğinde insanın dünyayı daha iyi bir yer haline getirmesine yardımcı olabilir.
Teknoloji bizi değiştirmeyecek ama biz teknolojiyle birlikte kendimizi güncelleyeceğiz.
Bu çağda güçlü olmak, teknolojiyi bilmekten çok onunla birlikte insanca kalabilmeyi ve yaşayabilmeyi bilmek demek.
Bilgi birikimi sonsuza doğru gidiyor ama bilincin derinliği ve işlevselliği hala bize ait.
Önümüzdeki yıllarda dünyayı iki tür insan şekillendirecek.
Yapay zekayı kullananlar ve yapay zekayla birlikte düşünenler.
İlk grup teknolojinin nimetlerinden faydalanacak ama ikinci grup dünyayı değiştirecek.
Bizim rolümüz, makinelerin hızına yetişmek ve onları yakalamak yerine insanlığın özünü koruyarak yön vermek olmalı.
Bu çağda en çok düşünmeyi, hissetmeyi ve üretmeyi aynı anda başarabilen bir bilince sahip olmaya ihtiyacımız var.
Makinelerin değiştirdiği dünyayı daha yaşanabilir kılan yine insanın kendisi olacak.
Bunun için de zeki olmaya çalışmayı bırakıp bilinçli olmaya kendimizi hazırlamalıyız.
30 Ekim 2025 Perşembe
İnsanlığın Son Kalesi: Vicdani Cesaret
Cesaret denince çoğu kişinin aklına kılıç kuşanmış kahramanlar ve meydanlarda dövüşen askerler gelir.
Ama 21. yüzyılda hayatımızdaki birçok olgu gibi buna karşı bakışımız ve anlayışımız da değişiyor.
Cesaret artık çok daha fazla içe dönük bir mesele haline geldi.
Bir haksızlık karşısında sessiz kalmamak, kalabalığın yanlışını fark ettiğinde “ben böyle düşünmüyorum” diyebilmek ya da herkes susarken konuşabilmek de gerçek cesaret haline geldi.
Günümüzde "vicdani cesaret" (moral courage) olarak tanımlanan bu değer her geçen zaman adeta bir hazine gibi değerleniyor.
Vicdani cesaret, çoğunluğa ve güçlüye rağmen kendi değerlerinden vazgeçmemektir.
Kimse görmese ve haberi olmasa bile her zaman doğru bildiğini yapmaktır.
Bunun için de kolay olan yerine doğru olanı seçme iradesini göstermek gerekir.
Ama modern çağda en zor meziyetlerden biri vicdanın sesini duymak ve susturulmamasını sağlamak.
Elbette kolay değil ve olmayacak sürekli doğrunun ve dürüstlüğün peşinden gitmek.
Peki bildiğimizin doğru olduğunu nerden bileceğiz de peşinden gideceğiz?
Doğruyu bilmek sadece bilgiyle olmaz, sezgiyle ve içten gelen bir sesle olur.
Bir şeyin yanlış olduğunu aslında bilmeyiz, onu hissederiz.
İşte bize bunu hissettiren o ses içimizdeki vicdanın sesidir.
Vicdanımız içimizdeki en sade ama her zaman doğru yönü gösteren en dürüst pusuladır.
Vicdanın sesini bastırmak aslında çok kolay.
Konfor, statü veya para kaybetme endişesi gibi korkular vicdanların sesini anında keser.
Yanlışa karşı durmanın her zaman her yerde bedeli olur.
İşin, konumun, ünvanın ve insanların onayı bir anda kaybedilebilir.
Ama yine de vicdani cesarete sahip insanlar herkesin sustuğu yerde konuşur ve herkesin yanlış yaptığı yerde “bu doğru mu gerçekten?” diye sorar.
Çünkü insanın kendisine olan saygısını ve inancını kaybetmesi her türlü kazancın çok ötesinde bir kayıptır.
Teknolojiler ilerledikçe makineler daha çok şeyi yapabilir hale geliyor.
Yapay zeka ise veriye göre en mantıklı kararları verebiliyor.
Ama doğruyu yapabildikleri halde hala doğru olanı bilmiyor ve seçemiyorlar.
Algoritmalar ve kodlar vicdanla karar vermeyi hiçbir zaman hiçbir şekilde gerçekleştiremeyecek.
En doğru kararı vermek ve insanca düşünmek her zaman insanın görevi kalacak.
Geleceğin iş dünyasında vicdani cesaret en insani ve en nadir becerilerden biri olacak.
Doğruyu söyleyebilen, etik davranabilen, adil kararlar alabilen insanlar fark yaratacak.
Güvenin, samimiyetin ve insanlık onurunun temelinde bu cesaret olacak.
İçimizde en büyük güce sahip olanlar doğruyu savunabilenler arasından çıkacak.
Para kaybedeceğini bildiği halde topluma ve çevreye duyarlı hareket eden işletmeler ise gerçekte çok şey kazanacaklar.
Eğer gelecek nesillerimiz ve çocuklarımız da daha cesur olsun istiyorsak, onları sadece başarı üzerinden değerlendirmemeliyiz.
Doğru kalmayı, korkarken bile doğruyu yapmayı öğretmeliyiz.
Hata yapmalarına izin vererek, kendi kararlarını alabilme gücü vererek büyütmeliyiz.
Çocuklarımızı cesur yetiştirirsek geleceğin dünyasında sadece daha başarılı değil aynı zaman daha adil ve insani olacaklar.
İyilikten doğan doğruluk, anlam arayışıyla şekillenen bir kariyer ve evrensel değerler temelli bir hayat yaşamak hepimizin tek derdi olmalı.
22 Ekim 2025 Çarşamba
Düz Çizgiyi Görmeden Yaşamak
Büyük kayıplardan ve acılardan sonra kendimize gelmekte zorlandığımız zamanlar olur.
Eşim bununla ilgili şöyle demişti bana:
“Kalp çizgisi neden düz değil biliyor musun?
Çünkü yaşam zikzaklarla dolu.
Eğer o çizgi dümdüz gidiyorsa, zaten ölmüşsün demektir.”
O an çok basit bir tespitin aslında ne kadar derin bir anlam taşıdığını fark ettim.
Yaşamak; düz gitmemek, inip çıkmak sonra tekrar inmek ve tekrar tekrar çıkmak demekti gerçekten.
Ruhumuzun da aynı kalbimiz gibi ritmi vardı.
Kalbimiz gibi ruhumuz da düz çizgide yaşayamıyor.
Düz çizgi sadece kalbin değil hayatın da bitişinin sembolüymüş aslında.
Kalp monitöründe düz bir çizgi görmek, hayatın sona erdiğini gösterir.
İniş çıkışların artık olmadığı, hareketin kalmadığı ve canlılığın gittiği soğuk bir çizgi.
Kalp bir yukarı bir aşağı doğru ritimle atar durur hep.
Bazen hızlanır bazen yavaşlar, ama ne kadar yorulsa da atmaya devam eder.
O zikzaklar olduğu sürece hayat var demektir.
Hayatlarımız da işte aynı böyle kalp çizgisi gibi.
Bir gün yukarı çıkarız başka bir gün dibi görürüz.
Bir gün gülerken ertesi gün bir bakmışız içimiz kan ağlıyor.
Bu dalgalanmalar, bu inişler ve bu çıkışlar, hepsi yaşadığımızın ve canlı olduğumuzun bir kanıtıymış halbuki.
Sürekli mutlu olmaya ve sürekli güçlü kalmaya çalıştıkça sadece hayatın olması gereken doğalını bastırıyormuşuz.
Aynı kalp çizgimiz gibi yol alarak yaşamaya devam edeceğiz.
Bazen tökezleyip düşecek, sonra tekrar yerden kalkıp koşacağız.
Ta ki düz çizgiyi görene kadar bu böyle devam edip gidecek.
Asıl önemli olan zikzaklara ayak uydurmak ve bu iniş çıkışların bilincinde olmak.
Ve yaşadığımızı, canlı olduğumuzu hissettirecek bir sebep bulmak için çabalayacağız.
Çizgi çıkıp inmeye devam ediyorsa hala yaşıyoruz demektir.
Öyleyse de o sebebi arayıp bulmaya hala zamanımız ve fırsatımız var demektir.
17 Ekim 2025 Cuma
Esnek Düşünce ile Kırılmadan Değişim
Eskiden öğrencilik yıllarımızda müfettiş geleceği zaman bütün okul telaşa düşerdi.
Çok bilenleri, her soruya anında doğru cevap verebilenleri öğretmenler ön sıralara oturturdu.
Müfettiş de zaten ön sıradan iki kişiye ikişer soru sorar sonra da çıkar giderdi.
Bilmek ve bilgili olmak bilgiye erişimin zor olduğu yıllarda çok değerliydi çünkü.
Bir konuyu derinlemesine bilenler artık o konunun uzmanı olur, başarı da o konuyu ne kadar derin bildiğiyle ölçülürdü.
Günümüzde bilgi her gün katlanarak çoğalıyor ve dünün doğrusu bir anda bugünün engeli haline gelebiliyor.
Artık mesele ne kadar bildiğimiz değil, değişime ve değişenlere ne kadar hızlı uyum sağlayabildiğimiz.
Bu nedenle eskinin çok bilenleri de eskisi kadar başarılı ve popüler değiller.
Bugünün ve geleceğin değerlileri, başarılıları ve kazananları "zihinsel esneklik" becerisine sahip olanlar olacak.
Düşünce biçimini, bakış açısını, tutum ve davranışını değişen yeni durumlara uyarlayabilmek hayati derecede önemli olacak.
Değişim, bugünün iş dünyasında bile baş döndürücü bir hızda.
Ama gelecekte değişimler sürekli ve kalıcı hale gelecek.
Meslekler dönüşecek, bazıları kaybolacak, yerlerine yenileri doğacak.
Böyle bir dünyada sabit düşünce kalıplarına sıkışmış bireylerin varlık göstermesi çok zor olacak.
Bu dönüşüm ortamında “benim işim bu” diyenler dışarda kalacak, “ben öğrenirim” diyenler ise ayakta kalıp yoluna devam edecek.
Zihinsel esneklik için 21. yüzyıl becerilerinden birkaçına bir arada sahip olmak gerekiyor:
Değişime direnmek yerine hızla uyum sağlayabilme, yenilikçi düşünerek sabit kalıpların dışına çıkabilme ve bir sorun karşısında tek bir çözümde ısrar etmek yerine yeni arayışlar peşinde olma.
Bu becerileri edinmek ve zihinsel olarak daha esnek olabilmek için de konunun uzmanlarına kulak vereceğiz:
Dar alanda hareket etmek, geniş alanda rahatça dolanmaya göre zordur.
Bu yüzden zihinsel esneklik için öncelikle zihnimizin sınırlarını genişletmeliyiz.
Yeni şeyler öğrenmek beyni sürekli aktif tutar.
Okuma alanını genişletmek, mümkünse azar azar psikoloji ve felsefeye de göz atmak büyük katkı sağlar.
Zeki insanlar doğru cevabı verirler, esnek insanlar ise yeni soru sorarlar.
İnsan beyni tanımadığı şeylerle karşılaştığında yeni bağlantılar kurar.
Bu yüzden çok gezen ve farklı ortamlarda farklı insanlarla temas kuranlar, sadece okuyanlara göre daha bilge olurlar.
Esnekliğin en büyük düşmanı ise "eski köye yeni adet getirmek"ten kaçınmaktır.
"Bunu neden böyle yapıyoruz?" ya da "bunun yerine bunu yapsak ne olur?" diye soranlar hep esnek düşünenler arasından çıkar.
Yine mükemmeliyetçilikten uzak durarak ve hatalardan çekinmeyerek de zihinsel esnekliği güçlendirebiliriz.
Her seferinde yeni bir duruma adapte olabilmek, beynin öğrenmeye açık modda kalmasını sağlar.
Zaman geçtikçe de bu artık bir refleks hâline dönüşür.
Bu sayede zihinsel esnek olma becerisi sürdürülebilir bir alışkanlık haline gelir.
Zihinsel esnek olmak, bu çağda artık bir beceriden çok bir tür hayatta kalma sanatı haline geldi.
Bu sanat bireyleri sadece başarılı yapmıyor, aynı zamanda öğretmenlerin eskiden ön sıralara oturttuğu bilge öğrenciler konumuna getiriyor.
Geleceğin iş dünyasında ise kazananlar geçmişteki gibi en çok bilenler değil,
en hızlı öğrenenler, en çabuk ve kolay uyum sağlayanlar ve farklı düşünebilenler olacak.
Değişen dünyada dünyayı değiştirecek olanlar işte o insanlar olacak.
Öne Çıkan Yayınlar
Teknolojiye Karşı İnsanlık Devrimi
Her gün yeni bir yapay zeka modeli, yeni bir robot ya da yeni bir otomasyon haberi almaya devam ediyoruz. Sanki dünya birileri ileri sarıyor...




