İki Kapı Arasında Bir Nefes
Geçtiğimiz günlerde babamın ameliyat sürecinde yanında refakat ettim.
Yakın zamanda annemi kaybettiğim için yeniden hastane koridorlarına dönmek benim için çok zordu.
Hem babam hem de benim için tekrardan duygusal bir sınav oldu.
Operasyon normal bir insan için son derece basit ve rahattı.
Ancak yılların yorgunluğu ve yüksek tansiyonu olan 82 yaş biri için basit diye birşey yoktu.
Birbirimize çaktırmamaya çalışsak da bu risk içten içe ikimizi de düşündürüyordu.
Operasyon günü geldiğinde babamı hazırladılar.
Aslında söylenmek istenip de boğazda düğümlenen ağır cümlelerin yerini tutan kısa nasihatlerini hızlıca sıralarken, onu ameliyathaneye kadar götüren ekibin peşinden gittim.
Tam sınıra geldiğimde "Kapının önünde burada bekleyeceksin." uyarısıyla durduğum yerde kaldım ve beklemeye başladım.
Öncesinde araştırma yaptığım ve sorup soruşturduğum için yarım saat, hadi yaşından dolayı en fazla 1 saat süreceğini biliyordum.
Ama vakit akmıyor, sanki yerinde öylece sayıyordu.
İçerde kaldığı vakit 1 saati geçti, 2. saati aştı ve 3'e doğru yaklaşıyordu.
Babamdan çok sonra girenler bile birer birer çıkıyordu.
Bekleme salonundaki yoğunluk saatler geçtikçe azalmaya başladı.
Ama o kapı babam için bir türlü açılmıyordu.
İçinde bulunduğum ruh halimin bunaltısını ve gerginliğini bir noktadan sonra artık içimde tutamadım.
Annemle aylarca geçirdiğim hastane süreçleri, ameliyathane kapıları önünde tükettiğim umutlar, çaresiz beklemelerim geldi aklıma.
İçimdeki o görünmez baraj sonunda patladı ve kalabalığın ortasında bir köşeye sinip yere çöktüm, ağlamaya başladım.
Kimse beni görmüyor ve görünmüyorum sanıyordum.
Ama yakınını bekleyen bir teyze o halimi gördü, yanıma gelip omzuma dokundu, bir şeyler söylemek ve teselli etmek istedi.
Bense o an o bekleme salonunda gördüğüm büyük resmi ona anlatmaya başladım.
Ameliyathane kapısının hemen yanında başka bir kapı daha vardı.
O kapının üzerinde ise "Yenidoğan" yazıyordu.
Orayı bekleyenler de bizim kalabalığın içindeydi.
İki kapı yan yana, düşündüm.
Bir kapıdan el kadar bebekler çıkıyor, diğerinden tamamı hayata tutunmaya çalışan yaşlı insanlar.
Acımasız ve adaletsiz bildiğim dünyaya yan yana iki kapıdan insanlar merhaba deyip vedaya hazırlanıyordu.
Sancılar içinde perişan halde çıkan yeni doğum yapmış anneleri gördüm.
Sağlık çalışanlarının "Merak etme, o çok iyi" tesellileri arasında, akılları henüz saati dolmamış o minicik yavrularındaydı.
Daha adını bile tam koyamadıkları o can ne yer, ne içer, nasıl nefes alır diye titriyorlardı üzerlerine.
Dünyaya yeni gelmiş bir insanı düşündüm sonra.
Yanımızda hiçbir şey olmadan ağlaya ağlaya, belki istemeye istemeye merhaba diyoruz hayata.
Üzerimizde ne tek bir kuruş para, ne üst baş, herşeyiyle çırılçıplak geliyoruz.
Sonra anne ve baba diye iki insan çıkıyor ortaya.
Can oluyor, siper oluyor, tam anlamıyla yaşatıyor bebeği.
Anne babası olmasa doğduktan sonra en fazla 48 saat hayatta kalabilecek bir canlı insan.
O koridorda yere çökmüş haldeyken şunu anladım:
Hayat muazzam bir döngüden ibaret.
Yıllar önce o "Yenidoğan" kapısından çıkan bir aciz bebek de bendim ve babam beni hayatta tutmak için siper olmuştu dünyaya.
Şimdi ise roller değişmişti.
Kapının diğer tarafında o, bir bebek kadar savunmasız ve yorgun yatıyordu.
Kapının bu tarafında ise bu sefer ben onun için dünyaya siper olmaya çalışıyordum.
Zaman geçiyor, roller değişiyor ama muhtaçlığımız hiç bitmiyor.
Bir gün bir annenin kucağında ilk nefesimizi alırken ihtiyaç duyduğumuz o şefkate, ömrün sonunda bir evladın elini tutarken aynı yoğunlukla muhtaç kalıyoruz.
Sonunda babamın çıktığı o kapı açıldığında ve gözlerini aralayıp beni aradığında fark ettim.
İnsan ne kadar büyürse büyüsün, ne kadar yetişkin olursa olsun; aslında hep o 48 saatlik bebeğin çaresizliğini taşıyor içinde.
Ve bizi o çaresizlikten kurtaran tek şey, ne tıp ne de teknolojiymiş.
Sadece birinin "Yanındayım." diyen o sıcak eliymiş...
İki kapı arasında geçen bir hayat...
İki kapı arasında bir nefes...

Yorumlar
Yorum Gönder