Uyuyanların Ninnisi
Doğduğumuz andan itibaren bize hep hayatın rahat, dengeli ve sorunsuz olması gerektiği, aksi giden her şeyin ise bir hata olduğu öğretildi.
Bu yüzden işler yolunda gitmediğinde ya da ufak tefek pürüzlerde hemen öfkeleniyoruz.
Sanki evren bize kusursuz bir hizmet sözü vermiş de sözünü tutmamış gibi davranıyoruz.
Ama gerçekte hayat ve içinde yaşadığımız evren tam bir kaos okyanusu.
Düzen ise sadece bu okyanusun ortasında bizim kendi kendimize inşa ettiğimiz bir ada.
Fizik kurallarını aklınıza getirin.
Uçağın havalanmasını sağlayan şey, havanın ona gösterdiği dirençtir.
Kaslarımızı güçlendiren şey, yerçekiminin bize karşı uyguladığı kuvvetten başka bir şey değil.
Veya bir heykeli sanat eseri haline getiren şey, sadece mermerin yontulmaya karşı gösterdiği inat.
Şikâyet etmek; işte bu havanın direncine, yerçekiminin ağırlığına veya mermerin sertliğine sövmekten farklı değil.
Yani bizi yükseltecek, bizi güçlendirecek veya eserimizi şekillendirecek olan tek kuvvete karşı savaş açmak demek.
Her gün etrafıma bakıyorum ve aynı şeyi görüyorum.
İşyerlerinde, okullarda, çarşı pazarda, sosyal medya yorumlarında, her yer koro halinde ağlayan insanlarla dolu.
Herkes ya bir şeylerin değişmesini bekliyor ya da bir kurtarıcının gelip onu kurtarmasını bekliyor.
Ama nedense hiç kimse kendini değiştirmeye yanaşmıyor!
Şikâyet etmek, insanın kendi potansiyeline ettiği en büyük ihanettir.
Çünkü her şikâyet;
“Ben bu sorundan daha küçüğüm. Benim bu engeli aşacak donanımım, zekâm veya iradem yok. O yüzden şartların benim seviyeme inmesini bekliyorum.” demekten farksızdır.
Başarısızlığın suçunu sisteme, devlete, aileye ya da şansa attığımızda, egomuz rahatlar.
Kendimize “Ben yetersiz değilim, şartlar imkânsız.” yalanını söyler ve inanırız.
Hayat adaletsizdir, doğru.
Bazıları 10-0 önde başlarken bazıları kalesinde golle doğar.
Ama hayat sürekli skor tabelasına bakıp mızmızlananları değil, maçı çevirmek için ter dökenleri ödüllendirir.
Siz yağmur yağıyor diye gökyüzüne küfrederken, bir başkası şemsiye satarak servet kazanır.
Siz “Bu ülkede iş yapılmaz!” diye sızlanırken, bir başkası sıfırdan imparatorluk kurar.
Siz “Zamanım yok!” bahanesine sığınırken, bir başkası uykusundan feragat edip sizin bilmediğinizi öğrenir, yapamadığınızı yapmaya başlar.
Hayatım boyunca binlerce insanla iletişim kurdum.
Başarılı olanlarla yerinde sayanlar arasındaki fark, zekâ seviyeleri ya da diplomaları değildi.
Tek bir fark vardı ve o da hedefe odaklanmalarıydı.
Yerinde sayanlar, sürekli kontrol edemedikleri şeylerden şikâyet ederken, devam edip ilerleyenler ise sadece kontrol edebildikleri şeylere odaklanıyorlardı.
“Bu sistemde ben ne yapabilirim, bu sorunu nasıl aşabilirim, kendimi nasıl geliştirebilirim?” diye kafa yoranlar hep aradıklarını buldular.
Evet, dünya hızla değişiyor ve bu değişim canları yakıyor.
Ama şunu da asla unutmamamız gerekir ki sadece ölüler ve taşlar acı çekmez.
Eğer bir şeyler zor geliyorsa, bu yaşadığımızın, büyüdüğümüzün ve hala oyunda olduğumuzun en canlı kanıtıdır.
Eğer hala “Ama şartlar...” diye cümleye başlıyorsanız, bu yazıyı boşuna okuyorsunuz ve zamanınızı boşa harcıyorsunuz demektir.
Yaşamayı istediğiniz hayatları şartlara boyun eğenler değil, şartları istediği gibi eğip bükenler yaşıyor.
Ya mazeret üretip haklı çıkacaksınız ya da çözüm üretip başarılı olacaksınız.
İkisi aynı anda asla olmuyor, defalarca denenmiş.
Enerjini şikâyet etmeye harcadığın sürece çözüm üretmeye mecalin kalmayacak.
Sen karanlığa küfrederken, bir başkası mum yakıp yolunu bulacak ve seni geçip gidecek.
Şikâyet bittiyse ve mazeret tükendiyse şimdi ayağa kalkma ve oyuna dönme zamanı.
Mızmızlanmak çocukların, ağlamak ise bebeklerin yapacağı işler.
Kocaman bir insan olduğuna göre bunlar artık sana göre değil.
Sana yardımı olmayacak, problemlerini çözmeyecek ve istediklerini önüne getirmeyecek.

Yorumlar
Yorum Gönder