Kalabalıkların İçinde Bir Birini Arayanlar

Umut ışığı

Bazen uzun uzun düşünüyorum, kendi içimin derinliklerine dalıyorum.
Yaşadıklarım ve kararlarım aklıma geliyor, sonra durup soruyorum kendime:
Umut gerçekten fakirin ekmeği mi?

Her yerde ve her fırsatta insanlara umudun güzelliğini ve inceliğini anlatıp duruyorum.
Çoğu yazılarımın önemli bölümlerini bununla meşgul ediyorum.
Ama acaba sadece kendimizi kandırdığımız bir romantizmin içinde mi yüzüyoruz?
Ömrümüz bir gün bir şeylerin değişmesini beklemekle, sabretmekle eriyip tükeniyor mu yoksa?

Biliyorum ki umut eğer eylemsiz bir bekleyişse, içi boş bir teselliye dönüşüyor ve insanı uyuşturan bir afyon haline geliyor.
Karın doyurmuyor belki ama çaresizliğin açlığını o anlık geçici olarak bastırıyor.
Gerçek umut; gerçek bir mücadele demek, en zor zaman ve şartlarda bile ayaklarını kanatacağını bilsen de yola girmeyi göze almak demek.


Bir adam düşünün.
Tam 60 yıllık bir ömür biçilmiş olsun.
Hayatı boyunca küçük bir umut ışığı için çabalamış, gecesini gündüzüne katmış, çok şey feda etmiş, yorulmuş.
Ve nihayet, 59. yaşında, ömrünün bitmesine sadece 1 yıl kala hep umut ettiği şeye kavuşmuş.

Dışarıdan bakan birisi için büyük bir trajedi bu.
59 yıl heba oldu, geriye istediğine kavuşarak geçirebileceği tek bir yıl kaldı.

Ama hakikat bu kadar basit ve sığ olabilir mi?
İnsan sadece vardığı durak kadar mı yaşar?

Eğer o adam 59 yıl boyunca “O gün geldiğinde yaşamaya başlayacağım.” deyip hayatı ertelediyse, evet, koca bir ömrü heba etmiştir.
Ama eğer verdiği tüm mücadeleyi bir karakter ya da bir varoluş biçimi haline getirdiyse 59 yılı boşa gitmemiştir.
O adam, ne için yaşadığını bilmeyen binlerce insanın aksine, adanmışlıkla ve önemli olduğuna inandığı bir amaç uğruna gerçekten yaşamıştır.
59. yıldaki o kavuşması, belki geç kalmış bir zaferin buruk tadını taşır.
Ama insanı insan yapan şeyin varılan hedefler olmadığını, buna giden yolda yürürken dönüştüğümüz kişi olduğunun açık bir kanıtıdır.


Benim aslında uykularımı bölen başka bir derdim daha var.
Dünyaya bakıyorum.
Milyarlarca insan yaşıyor.
Herkes kendi küçük telaşlarında, gündelik koşturmacaların arasında, sanki ezberlenmiş bir senaryoyu oynayan koca bir kalabalık gibi.
Diğer yanda bir anlam arayışında, inandığı değerlere eylemi olan ve kibrini eritip ondan kurtulmayı başarmış yüzde birlik seçkinler.

Kendi adıma, dert ettiğim şey bir alkış almak, vitrine çıkıp göz önünde olmak ya da onaylanmak değil.
Benim asıl korkum, zaman akıp giderken, kum saati tükenirken, aynı dili konuştuğum ve aynı derinlikte sustuğum insanlara kavuşamadan bu dünyadan geçip gitmek.

Sınırlı bir zamanın içindeyiz.
Anlatacak, paylaşacak, birlikte inşa edecek bunca şey varken gerçekten anlayacak olanı bulamadan, bu insanlara teğet geçip gitme düşüncesi çok endişelendiriyor.
Onları kaçırmaktan korkuyorum.

Biliyorum, o yüzde birlik kesim vitrinlerde, kalabalık meydanlarda gezmiyor.
Kendi köşelerinde ve kendi hallerinde bir düşüncenin, bir eserin ve bir adanmışlığın başında sessizce yaşıyorlar.
Belki de benim gibi karanlıkta kendi fenerleriyle diğer fenerleri arıyorlar.


İşte bu yazı, elimdeki fenerden gökyüzüne bırakılmış bir sinyal.
Eğer yolda olmayı ve yürümeyi bir hedef değil de bir yaşam biçimi haline getirdiysen...
Kalabalıkların gürültüsünde sessizliğini korumaya çalışıyor, 59 yıl sürecek olsa bile hayalinin peşinden gitmeyi göze alıyorsan...
Ve zamanın akışında aynı eksik halkayı arıyorsan, bil ki yalnız değilsin.

Zamanımız kısıtlı olabilir ama bu izleri bıraktığımız sürece, bir yerlerde ya da bir duyguda yollarımız mutlaka birleşecek.
Çünkü derinlik, ne kadar uzakta olursa olsun, doğası gereği diğer derinlikleri kendine çeker.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yaş Geçtikten Sonra Meslek Nasıl Edinilir?

Hayat Denemeye Değer mi?

Bir İnsan Neden Yanlış Meslek Seçer?