Yalnızlık Bir Kaçış mı, Bir Seçim mi?
Çünkü insan zihni, dışlanmışlık veya uyumsuzluk hissinin getirdiği sızıyı ancak ona soylu bir gerekçe katarak hafifletebilir.
İşte o an yalnızlık, bir eksiğin değil, anlaşılamayacak kadar derin olmanın bir belirtisine dönüştürülür.
Zihnin kendini teselli etme biçimi bu hale gelir.
İnsan, kalabalıkların içine karışamadığında ya da bağ kurmakta zorlandığı zaman, bunu zihinsel bir yetkinliğe bağlayarak egosunu korumaya çalışır.
"Ben sıradan sohbetlerden sıkılıyorum." der.
Belki kırılmaktan, belki onaylanmamaktan ya da derin bir ilişki kurmanın getirdiği sorumluluktan korkar.
Yalnızlığı zekanın doğal bir çıktısı sayarak kendi kabuğuna çekilmesini meşrulaştırır ve bir düş avuntusuna dönüştürür.
Diğer yandan, yüksek soyutlama yeteneği, derin sorgulamalar ve zihinsel tempolardaki uyumsuzluk, insanı kitlelerin ortak merak noktalarından doğal olarak uzaklaştırır.
Sosyal medya hesabı olmaz, sohbetlere karışmaz, insan ilişkileri selam alıp vermekten öteye gitmez.
Bu bir kibir değil, sadece frekans uyumsuzluğudur.
Asıl tehlike, kibirle yalnızlığı zekanın bir belirtisi gibi saymaya başladığımızda kapıya dayanır.
Kibir zihni beslemez, aksine insanı dünyadan ve gerçeklerden koparan, kendi yankı odasına hapseden bir duvara dönüşür.
Gerçek bilgelik ve zeka, insanı yalnızlaştırıp dünyadan koparmaz.
Bunun yerine sıradan olanın içindeki derinliği, kalabalığın içindeki hikayeleri görebilme yetisi kazandırır.
Yalnız kalmak ya da böyle hissetmek kesinlikle bir ayrıcalık değildir.
Belki sadece bir mesafe olabilir.
O mesafeyi zekaya atfetmek ise zihnin kendine söylediği en tatlı ama sonu korkunç yalanlardan biridir.
Yalnızlık, tek bir tanıma sığmayacak kadar çok yüzlü bir kavram.
Onu korkutucu ya da sığınak yapan şey de ona hangi kapıdan girdiğimiz ile ilgili.
Korkulacak bir şey mi?
Hem evet hem hayır.
İnsan sosyal bir varlık.
İzolasyon, bağ kuramama veya bir toplulukta yok sayılma hissi olarak yaşanan yalnızlık veya kimsesizlik zihni de ruhu da yıpratır.
Bu tür yalnızlık bir zorunluluktur ve maruz kalındığında korkutması doğaldır.
Ama kendi kendinle kalabilme, zihnindeki gürültüyü dindirip kendi sesini duyabilme becerisi olarak yaşanan yalnızlık özgürlüktür.
Seçildiğinde bir güce dönüşebilir.
Peki ama bir insan hayatın tüm güzelliklerine rağmen yine de neden tercih eder ki yalnızlığı?
İlk bakışta bu da çelişkili görünür.
Dünya paylaşılacak, gezilecek, sevilip sevilinecek güzelliklerle doluyken insan geri çekilir.
Çünkü güzelliğin yoğunluğunu hissetmek ister.
Bir manzaranın, bir müziğin, bir düşüncenin, bir hayalin veya bir kitabın derinliğine varabilmek için yanımızda gürültü olmaması gerekir.
İşte buralardaki güzellikleri kaçırmamak, onları sindirerek ve derinlemesine yaşamak için tercih edilir.
Bazen de toplum içinde var olmak insanı yorar.
Sosyal hayat sürekli beklentilere uymayı, bir sosyal maske takmayı gerektirir.
Yalnızlık, insanın kendisine ağır gelen bu maskeleri çıkarıp sadece kendisi olmasına izin veren tek alandır.
Yalnızlık bir zindan da olabilir, bir mabet de.
İnsan dışarıdaki gürültüden kaçıp kendi mabedine çekiliyorsa bu bir seçimdir.
Ama mabedin kapılarını dışarıya tamamen kapatıp içeriye hapsoluyorsa, işte o zaman avuntu ile gerçeklik arasındaki sınır yavaş yavaş silinmeye başlar.
Hayatımız boyunca kalabalıkların içinde bir anlaşılan, yalnızlığımızda ise bir anlayan ararız.
Gürültünün ortasında kendi sesini duyamayan insan, kalabalıklar içinde kaybolur.
Kendi yalnızlığıyla barışamayan insan ise girdiği her ilişkide bir başkasını kendi boşluğunu dolduracak bir yara bandı gibi kullanır.
Korkulacak şey yalnız kalmak değil aslında.
Yalnız kalmaktan korktuğun için kendi gerçeklerinden vazgeçmek.
Sessizlikten korkma.
Kendi sessizliğini dinlemeyi öğrendiğinde, hayatın ne anlatmak istediğini gerçekten duymaya başlarsın...
Yorumlar
Yorum Gönder