Anne-Babanın Küçülmesi
İnsan sanır ki hayat hep aynı hızda akıp gidecek.
Anne babalar hep sığınılacak dağlar olarak kalacak, biz de hep onların gölgesinde serinleyen çocuklar olacağız.
Sanki hiç yenilmeyecek, hiç sırtın yere gelmeyecek gibidir.
Çocukken babanın elini tuttuğunda hissettiğin koruma kalkanı, annenin kokusunu çektiğinde içine dolan sınırsız emniyet hissi hiç bitmeyecekmiş gelir.
Şehirler büyür, mevsimler döner, artık koca koca insanlar oluruz ama hala evde bir yerlerde bize hiçbir şeyin zarar veremeyeceği korunaklı bir liman hep öylece duracak zannederiz.
Sonra bir gün, hiç beklemediğin sıradan bir günün akşamında bir detaya gözün takılır.
Güzel bir pazar sofrası kurulmuş ve mutfaktan salona giden birkaç metrelik koridorda annenin mekik dokuyuşunu izlersin.
Sonra mutfaktan bir ses gelir.
Gidip bakarsın bu defa.
Yıllarca koca tencereleri tek elle kaldıran, seni ve bütün evi sırtında taşıyan kadın, artık küçük bir tepsiyi bile zor kaldırıyor ve elleri titriyordur.
Bacaklarında da eski gücü yoktur artık, adımları ağırlaşmıştır.
Göz göze gelirsiniz.
Biraz mahcup bir gülümseme belirir yüzünde.
Sonra çaktırmadan el atarsın ona, daha önce tek bir hareketle açtığın kavanozlar gibi.
İşte o an, göğsünün ortasına tonlarca ağır bir kaya oturur.
Çünkü ilk defa görerek, hissederek, kemiklerine kadar sarsılarak fark edersin ki annen küçülmüştür.
O koca dağ erimiş, yerini senin korumana, senin şefkatine muhtaç narin bir insana bırakmıştır.
Anlarsın ki hayat seni büyütürken, seni ayakta tutanı içten içe törpülemiş.
Sonra dönüp babana bakmak gelir aklına birden.
Hani çocukken gözünde bir kahraman olan, her soruya bir cevabı olan, dünyadaki bütün dertleri tek bir bakışıyla çözen adama.
Televizyonun kumandasının tuşuna basarken zorlandığını görürsün.
Gelen faturanın üzerindeki küçücük yazıyı okuyabilmek için gözlüğünü burnunun ucuna kadar indirip ışığa doğru tutuşuna şahit olursun.
Konuşurken her şeyi anında hatırlayamaz, duraksar.
Gözlerini karşıya dikip bekledikçe, onun o anki çaresizliğinde kendi çaresizliğini görürsün.
Anlarsın bunu gördüğünde ya da göreceğinde anlayacaksın.
Büyümek; para kazanmak, önemli biri olmak ya da kendi evinin kapısını anahtarla açmak değilmiş.
Büyümek; annenin sana yemeğin en iyisini koyarken “Ben yedim, tokum.” derken ki yalanının yerini, artık gerçekten azıcık bir şeyle doyan yorgun bedeninin almasıymış.
Büyümek; bir zamanlar her şeyi bilen babanın bir teknolojiyi anlamayıp sana mahcup gözlerle bakmasıymış.
Büyümek; bir zamanlar her şeyin sahibi olan o insanların, zamanın karşısında adım adım eksilişini çaresizce izlemekmiş.
Hayatımızın koşturmacasında kariyere, faturalara, çocukların okuluna, yetişilecek yerlere öyle bir kaptırmışız ki kendimizi…
Zamanın sadece bizim için aktığını zannediyoruz.
Oysa arka planda, en çok sevdiklerimizin ömründen saatler hiç gürültü yapmadan eksiliyor, bize de olduğu gibi.
Büyük büyük adamlar ve kadınlar sessizce çocuklaşıyor zaman aktıkça.
Bir gün gelir, kapıdan çıkarken sana söylediği “Kendine dikkat et.” cümlesindeki manayı anlarsın.
Çünkü artık onlar sana dikkat edemeyecek kadar yorulmuştur, bu yüzden nöbeti sana devretmişlerdir.
O cümle bir anne dileği değilmiş, “Ben artık seni koruyacak yaşta değilim, kendine iyi bak ki benim de gözüm arkada kalmasın.” demekmiş.
İşin acıtan tarafı nedir biliyor musunuz?
Dünyada kaybettiğin her şeyi bir şekilde yeniden yerine koyabiliyorsun.
Paranı kaybediyorsun, çalışıp kazanıp yerine koyuyorsun.
İtibarını kaybediyorsun, yeniden inşa edebiliyorsun.
İşini, evini, arabanı değiştirebiliyor daha iyisine sahip olabiliyorsun.
Gençliğini bile bir nebze de olsa geri kazanabiliyorsun.
Ama bir annenin kucağında çocuk olduğun anı bir daha asla satın alamıyorsun.
Babanın kucağında ona sarılıp yanağını omzuna dayayarak bindiğin salıncağa bir daha asla binemiyorsun.
Hiçbir parayla ve hiçbir başarıyla geri kazanamıyorsun bunları.
İşte bu yüzden dünyanın en ağır yükü, bir zamanlar seni kucağında taşıyan insanların eksilişini izlemek.
Günün birinde kapı yine açılacak, yine içeri gireceksiniz.
Ama bu defa içeride o adımları, o sesleri, o titreyen elleri bulamadığınızda; işte o gün gerçekten büyüyeceksiniz.
Ve o gün, yetişkinliğin aslında ne kadar soğuk bir yer olduğunu ilk kez anlayacaksınız.
Hala bir kapıyı çaldığında “çocukluğuna” dönebilecek kadar şanslı olanlara ve o kapısı çoktan kapanmış olanların güzel hatırasına…
Vaktiniz varken sarılın, hiçbir bahanenin arkasına sığınmadan...

Yorumlar
Yorum Gönder