Zaman Kalmamış Gibi Yaşamak
Dünya üzerinde yazılmış en büyük hayatta kalma hikayelerini ararken ufuk açıcı bir şey buldum.
Bu hikaye ne bir savaş meydanında ne de bir zaferin gölgesinde yaşanıyor.
Her bahar milyonlarca kez sessiz sedasız ve tamamen karanlık bir kozanın içinde tekrarlanıyor:
Bir tırtılın kelebeğe dönüşme hikayesi.
Ama bu dönüşüm, bize okul kitaplarında öğretilen "Uykuya daldı ve uyandı." gibi değil, çok daha direniş dolu ve kelimenin tam anlamıyla sarsıcı bir başkalaşım.
Doğa, bize değişimin sancısız olamayacağını en hücresel seviyede ve en güzel şekilde kanıtlıyor.
Bir tırtıl daha yumurtasından ilk çıktığında tek bir misyonla dünyaya gelir.
Yeşil bir yaprağın üzerinde, doymak bilmez bir iştahla sadece yer, büyür, tüketir ve sınırlarını genişletir.
Ama obur gövdesinin derinliklerindeki küçük hücre kümelerinden haberi yoktur.
Biyolojide bunlara imajinal hücreler (ya da imajinal diskler) denir.
Bu hücreler tırtılın mevcut bedenine ait değildir.
İmajinal hücreler tırtılın geleceğinin tasarım kodlarıdır.
Kelebeğin kanatları, antenleri, gözleri ve zarif süzülüşü, tırtıl henüz yaprakları kemirirken bu hücrelerin içinde potansiyel olarak saklıdır.
Tırtıl büyürken de hiç acele etmezler.
Sessizce zamanın gelmesini beklerler.
Tıpkı bizim içimizde, hayatın günlük koşturmacası, geçim telaşı ve alışkanlıkların uyuşturucu konforu arasında uyanmayı bekleyen büyük potansiyeller gibi.
Hepimizin içinde bir gün uçacağını bilen birer imajinal hücre kümesi saklıdır.
Zamanı geldiğinde tırtıl kendi ördüğü karanlık kozanın içine çekilir.
İşte asıl mücadele de tam olarak burada başlar.
Kozanın içinde huzurlu bir uyku çektiğini sanırız ama aslında orası kelimenin tam anlamıyla bir savaş alanıdır.
Tırtılın kendi bağışıklık sistemi, uykudan uyanıp hızla bölünmeye başlayan imajinal hücreleri birer istilacı ve bir hastalık olarak algılar.
Mevcut düzeni korumak isteyen eski hücreler, imajinal hücreleri yok etmek için amansız bir saldırı başlatır.
Hücresel düzeyde müthiş bir iç savaş yaşanır.
Eski düzen, "Dur yapma! Biz böyle iyiyiz, güvendeyiz, ne gerek var değişmeye?" diyerek geleceği boğmaya çalışır.
Ancak dönüşümün önünde hiçbir güç duramaz.
İmajinal hücreler o kadar dirençli ve inatçıdır ki saldırılara boyun eğmezler.
Tam bu esnada tırtılın kendi enzimleri devreye girer ve eski dokuları tamamen eritir.
Tırtıl, kozanın içinde protein açısından zengin, sıvı bir çorbaya dönüşür.
Eski kimliğin, eski alışkanlıkların ve bizi sınırlandıran o güvenli kafesin tamamen erimesi...
Kendi küllerinden doğmak için, önce kendi sıvısında çözülmeyi göze almak demek işte bu.
Bilim dünyası yıllarca koza içindeki bu tamamen erime sürecinde tırtıla dair her şeyin yok olduğunu düşündü.
Ancak Georgetown Üniversitesi’nde yapılan çılgın bir deney bu ezberi bozdu.
Tırtıllara kozaya girmeden önce belirli bir kokuyla birlikte küçük şoklar verilerek o kokudan kaçınmaları öğretildi.
Tırtıl kozaya girdi, tamamen sıvılaştı, imajinal hücreler o sıvıyı tüketerek yepyeni bir beden inşa etti ve koza kırıldı.
Sonuç ise yazarken bile benim tüylerimi diken diken ediyor.
Kelebek, tırtılken öğrendiği o kokudan hâlâ kaçınıyordu!
Yani o büyük yıkımdan sağ çıkan sadece fiziksel hücreler değildi.
Hafıza, deneyim ve yaşanmışlıklar da o eriyen çorbanın içinden geçip kanatlara tutunmuştu.
Dönüşmek, geçmişi tamamen inkar etmek değilmiş, aksine geçmişin tüm yükünü ve tecrübesini alıp onu daha yüksek bir formda yeniden harmanlamakmış.
Peki tüm bu sancılı savaşı veren, eski hücrelerin saldırısını göğüsleyen ve kendi bedenini eriterek gökyüzüne kanat açan kelebek, uçmaya başladıktan çok kısa bir süre sonra öleceğini bilir mi?
Biyolojik olarak onun zihninde ölümün takvimi yok belki ama, onun yaşamında öyle bir aciliyet, öyle bir odaklanma var ki kelebek, zamanı kalmamış gibi yaşar.
Biz insanlar, önümüzde sonsuz bir zaman varmış gibi yaşamanın rehavetiyle çürürüz çoğu zaman.
Sözlerimizi yarına, sevgimizi bir sonraki güne, kendimizi gerçekleştirme cesaretimizi ise hep doğru zamana erteleriz.
Kelebek ise kanatlarını açtığı o ilk saniyeden itibaren zamanın azlığını, hayatın ne kadar kıymetli bir hediye olduğunu bilerek yaşar.
Tek bir anı bile ertelemeden, rüzgarda kendi varoluşunun şarkısını söyleyerek uçar gider.
Şimdi durup bir kez daha kendimize sorma vaktidir.
İçimizdeki eski hücrelerin, "Biz böyle iyiyiz, sınırlarını zorlama, konforunu bozma!" diyen korkak seslerin esaretine boyun eğmeye daha ne kadar devam edebiliriz?
Kozamızın içinde tamamen erimeyi, sancılı ama şifalı dönüşümü göze alabilmek için daha ne olması, ne yaşanması gerekir?
Hayat, bir yaprağın üzerinde güvenle ama sürünerek geçirmek için çok kısa.
Ve belki de en anlamadığımız konu ömrün kısalığı değil de bizim bu ömrü gerçekten yaşamaya başlamak için neden çok ama çok uzun süre beklediğimizdir.
İçinizdeki imajinal hücreleri daha fazla uykuda tutmayın, bu kadar uyku yeter.
Çünkü heybenizde harcayacak, erteleyecek tek bir saniyeniz bile yok...
Yorumlar
Yorum Gönder