Acıyı Sevmek Olur mu?

Acıyı sevmek

Acıyı hissetmekten öyle korkuyoruz ki, kalbimizin etrafına hiçbir şey geçirmeyen kapkalın duvarlar örüyoruz.
Risksiz ve hiç hırpalanmayacağımız hayatların peşinde koşuyoruz, adına da yaşamak diyoruz.
Ama bunu yaparken çok büyük bir mucizeyi ıskalıyoruz.
Kaçırdığımız şey ise, hayatın ta kendisi.


Acıyı dışarıdan gelen bir düşman, mutluluğu ise hep kapıyı çalsın diye beklediğimiz bir dost gibi sanmak en büyük yanlış yorumlarımızdan biridir.
Ama gerçekte ikisi de aynı hamurdan yapılmıştır.
Birine kapıyı ardına kadar açtığın zaman, diğerini de sessizce içeri davet etmiş olursun.

Bir düşünün, hayatınızda hiçbir iz bırakmamış, varlığıyla sizi hiç mi hiç heyecanlandırmamış, içini titretmemiş bir şeyin yokluğu canınızı yakabilir mi?
Bir eşyayı, bir işi, bir şehri ya da bir insanı kaybettiğinizde içinizin amansız bir sızıyla kavrulmasının tek bir sebebi vardır.
O da bir zamanlar onun varlığının içinizi ısıtmış olması.
Yani aslında bizi en çok acıtan şey, kaybettiğimiz şeyin kendisinden ziyade, o şeyin bize hissettirdiği saf mutluluğun hatırasıdır.
Acıyı doğuran, besleyen ve büyüten şey, çok sevdiğimiz mutluluğun ta kendisidir. 

Hiçbir şey hissetmeyen, hiçbir şeye değer vermeyen bir kalbe acı bile isabet edemez.
Zaten bu kalbin attığından bahsetmek de saçmalık olur.
Hayat, hesabını acıyla tahsil etmediği hiçbir mutluluğu bize sunmuyor.


Bir evlat yetiştiriyorsunuz.
İlk adımları, ilk gülüşü, kokusu bizi dünyanın en mutlu insanı yapıyor.
Ama bu eşsiz ve büyük mutluluğun içinde gizlenmiş bir sızı da olacak.
O çocuk büyüyecek, bir gün kendi hayatını kurup evden uçup gidecek ya da hayatın binbir türlü fırtınasıyla hırpalanacak, ağır yüklerin altında ezilecek.
Siz o çocuğa kalbinizi açtığınız ilk saniyede, gelecekte yaşayacağınız kopuşun, endişenin ve özlemin acısını da peşin peşin satın almış oluyorsunuz.

Ya da ömrünüzü adadığınız, elini tuttuğunuzda dünyayı unuttuğunuz yanınızdaki insanı düşünün.
Birlikte geçirebileceğiniz otuz, kırk yıl dünyanın en büyük şansı belki de.
Ama bu mutluluk ve hikâyenin de doğal bir sonu olacak.
Günün birinde ikinizden biri diğerinin gidişini izleyecek.
Arkada kalan o güne kadar biriken tüm güzel anıların ağırlığı altında ezilecek ve nefesi kesilecek.
O gün çekilecek olan acı, kırk yıl boyunca o insanın hayatındaki mutluluğun bir bedeli değil midir?


İşte hayatın bize sunduğu en bilge olgunluk tam olarak bu eşikte saklı.
İnsan gençken acıyı hayatından tamamen çıkarabileceğini, mutluluğu hep bir şekilde satın alabileceğini zanneder.
Sonra yaşanmışlıklar biriktikçe, yollar yüründükçe anlar ki; acı, bir zamanlar orada çok güzel bir şeyin yaşandığının, hayatın ıskalanmadığının ve kalbin capcanlı attığının en dürüst kanıtıymış.

Arkanıza dönüp baktığınızda, geçtiğiniz taşlı yolları, canınızı yakan yangın yerlerini, çektiğiniz büyük sızıları görebilirsiniz.
Eğer bugün durduğunuz yeri, aynaya baktığınızda gördüğünüzü ve dönüştüğünüz derin insanı seviyorsanız, geçmişteki acılardan hiçbirini cımbızla çekip çıkaramazsınız.
Çünkü çıkardığınız an, bugünkü sevdiğiniz insanı da eksiltmiş olursunuz.

Şu an ki halimizi sevebilmek için, o yollardan tam da o şekilde geçmemiz gerekiyordu.
Nietzsche buna "Amor Fati" der.
Yani kaderini, hayatını her şeyiyle, doğrusuyla yanlışıyla, acısıyla mutluluğuyla coşkuyla sevmek.

Sonunu bilseydiniz, getireceği her şeyle birlikte o yolculuğu yine de kabul eder miydiniz?
Yolun sonunda yalnızlığın, yıkan vedaların ve gözyaşlarının beklediğini görseydiniz, sırf o sevgiyi bir kez olsun tadabilmek için yine de aynı yola girer miydiniz?
Eğer kendinizle barışıksanız, cevabınız “Evet, her şeye rağmen, iyi ki...” olacak.


Not: Yazıyı tamamlamak üzereyken tam da üstüne denk geldi Denis Villeneuve'nin efsane filmi "Arrival".
Amy Adams'ın kusursuz oynadığı Louise karakteri "Her şeyi bilseydik, kendi kaderimizi yaşamaya yine de cesaret edebilir miydik?" gizemini o kadar güzel yansıtıyor ki.
Yaşayacağı acıyı bile bile aynı yola girmeyi seçebilmek, hayatın ne olduğu burada gizli işte.
Tavsiye ediyorum, şimdi yeniden bir kez daha seyredebilirsiniz.

Yorumlar