Sınav Stresi mi, Sınavın Stresi mi?
Çocuklarımız, hayatlarını şekillendirecekleri sınava girmek üzereler.
Devam ettikleri yolculuklarında telafisi çok zor bir yol ayrımındalar.
Bunu söylemesi bizim için bile çok ürkütücü!
Onlar için üzerinde düşünmesi-kafa yorması ne çok ağır bir yük!
Peki ama ne olacak, nasıl üstesinden gelecekler?
Kaygının ve stresin gerçek nedeni olumsuz duygu yoğunluğu ve bu yoğunluğun düşünce ve hareketlerimize söz geçirmesidir.
Başarısız olmaktan, kaybetmekten korkan çocuklarımızı bu duyguları yönetiyor.
Korkunun gösterdiği yol ise hep strese çıkıyor.
Belli bir seviye korku ve endişe aslında faydalıdır. Kendi üzerlerine düşeni yapmak için cesaret verir.
Ancak o seviye geçildi mi artık herşey raydan çıkıyor.
Çocuklarımız sınavdan değil, sınava bu kadar anlam yüklenilmesinden korkuyorlar.
Çocuklarımız, sınavı hedeflerinin önündeki en büyük engelmiş gibi gördükleri için korkuyorlar.
Çocuklarımız,
sınavda başarılı olamadıkları zaman hayal ettikleri gibi mutlu bir
hayat yaşayamayacaklarına inandıkları için korkuyorlar.
Çocuklarımız, eğer başaramazlarsa dünyanın sonunun geleceğini düşündükleri için korkuyorlar.
İşte tüm bu korkular küçük zihinlerini ele geçiriyor ve stresin kaynağını oluşturuyor!
Tek bir gerçek var: sınav da geçecek, heyecan da geçecek, stres de geçecek.
Ama çocuklarımız bizimle kalmaya devam edecek.
Onların sağlığı ve mutluluğu hiçbir puana ve hiçbir başarıya değişilmez.
Çaba gösterdiği, üzerine düşeni yaptığı sürece hiçbir olumsuzluktan sorumlu olmayacaklar.
Belki başarısız olabilirler, ancak başarmamış asla olmayacaklar...
İşte Bütün Mesele: Üniversiteli Olmak ya da Olmamak!
Barajın kalkması, indirimli toplu taşıma hakkı elde edilmesi vb.. gibi nedenler öğrenciliği cazip hale getiriyor.
Bundan dolayı amca ve teyzeler sınava yoğun ilgi gösteriyor, yaş ortalamasını önemli ölçüde yükseltiyor.
Ancak rekorlar kırılsa da sınava giren genç adayların sayısındaki düşüş hızla devam ediyor.
Çocuklarımızın ve gençlerimizin yüksek öğrenime olan ilgisi önemli ölçüde azalıyor.
21. yüzyılın 2. çeyreğine, bir öncekine göre bambaşka durum ve şartlarda girmek üzereyiz.
Bütün dünyanın değiştiği gibi, meslekler ve onlara ulaşma imkanları da hızla değişiyor ve dönüşüyor.
İstatistik kurumu verilerine göre 2 milyonun üzerinde atıl durumda bekleyen işsiz ya da iş aramaktan vazgeçmiş lisans mezunlarımız can yakıyor.
Yine İnsan Kaynakları Ofisinin verilerine göre mezunların ortalama en az %60'ı çalıştığı işlerde nitelik uyuşmazlığı yaşıyor.
Gençlerimiz durumun farkında, alternatif mesleki eğitim ve yurtdışı imkanlarının peşine çoktan düştüler bile.
Anne-babalarımızın bizlere direttiği "Oku adam ol!" mottosundan ne mutlu ki mahrum kalıyorlar.
İşte bu ortamda üniversite tercihi yapacak gençlerimize ve ebeveynlerine hayati bir görev düşüyor:
Geleceği iyi okumak!
Dijital dönüşüm, otomasyon ve yapay zekanın orta düzey beceri gerektiren mesleklere olan ve olmaya devam edecek yıkıcı etkisinin farkında olmalılar.
Önümüzdeki bir kaç onyılda yüksek zihinsel beceri gerektiren mesleklere hiç olmadığı kadar fazla ihtiyaç duyulacak.
Sıfıra yakın zihinsel beceri gerektirip, düşük seviye beceriler gerektiren meslekler her zamankinden daha fazla aranacak.
Ortada kalanın canı eskisinden daha fazla yanacak.
Çocuklarımız; isimlerini hiç bilmediğimiz ve duymadığımız mesleklerde çalışıyor olacaklar.
Üniversite; bir mesleğin öğretildiği yer değildir.
Dahası, üniversite çalışma ve iş hayatına hazırlık yapılan bir yer de değildir.
Üniversite; hayata yeni veya farklı bir bakış açısı kazandırır.
Hızla değişen ve dönüşen dünyada olmazsa olmazmış gibi bir anlam yüklemek anlamsızdır.
Anlamlı olan, doğru hedeflere doğru yollardan götüren tercihler yapmaktır.
Çünkü bu tercih, gerçekten kazananın ve kaybedenin olmayacağı bir tercih olacaktır.
Z Kuşağına Ne Olacak?
"Z kuşağı yerine Y kuşağı ile çalışmayı tercih ediyoruz."
Nedenini sorduğumuzda ise bizi şaşırtmayan cevaplar veriyorlar:
"İşi beğenmiyor, işi beğenen ücreti beğenmiyor, ikisine de tamam diyen 2 gün sonra birşey demeden işi bırakıyor.
En önemlisi, sorumluluk almaktan ışık hızıyla kaçıyorlar!"
Resume Builder'ın 1000 den fazla yönetici ile gerçekleştirdiği araştırmanın sonucu dikkat çekiyor.
Yöneticilerin %74'ü; Z kuşağı ile çalışmanın diğer kuşaklara göre çok daha zor olduğunu düşünüyor, teknolojik beceri, azim ve motive olma konularında çok fazla eksiklikleri olduğuna inanıyor.
Çalışmaya katılan yöneticilerin %12'si Z kuşağı çalışanlarını işe başladıkları ilk 1 hafta içerisinde işten çıkardıklarını belirtmiş.
Bunun nedeni ise herşeyden çok kolay vazgeçtikleri ve en ufak birşeye bile kırılıp küsebildikleriymiş.
X ve Y kuşakları olarak Z kuşağını anlamakta sorunlar yaşadığımız bir gerçek.
İnternet ve dijital teknolojilerle büyüyen, öncesini bilmeyen bu grubun alışkanlıkları çok farklı.
Herşeye her yerden ve her zaman ulaşılabilir olduğunu bilerek, görerek ve yaşayarak öğrendiler.
Beklemenin, sabretmenin, çaba göstermenin ne olduğunu bilmemeleri ve bu kavramlara anlam verememeleri çok doğal.
İletişimi sözlü yerine yazılı kullanmaları, sözcük yerine emoji kullanmaları bu açıdan bakıldığında mantıklı.
Az zamanda çok şey yapabilme imkanına sahip olmaları, zamana bizim verdiğimizden farklı değer vermeleri bu yüzden anlaşılabilir.
Dikkatli bakıldığında; kendilerinden önceki nesillere göre Z kuşağının daha yenilikçi ve formatlanabilir olduğu görülebilir.
Sürekli meydan okumaktan ve yeni fikirler getirmekten korkmuyorlar.
Bu durum onları disiplinsiz gibi gösterse de özgürlüğe ve şeffaflığa değer verdiklerinin açık bir işareti.
Kısa zamanda rutinin dışına çıkıp çok daha fazla ve farklı işler yapabilme becerilerine aşinalar.
Çok daha kısa ve kolay yoldan kazanabilme ihtimalleri olduğunu bildikleri paralar için günde 8 saat mesai yapmak bu yüzden onlara zor görünüyor.
Atalarımız her zamanki gibi nokta atışıyla doğruyu bilmişler:
"Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır."
Olayı kuşaklar arası çatışmaya getirmektense, birbirini anlamaya, empatiye ve işbirliğine getirmeliyiz.
Bir anahtar yalnız bir kilidi açar.
Her kapıyı açacak anahtar farklıdır.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder